Açık Mod
Koyu Mod
page-title

HEKET HEKET LAKLAKOZ: ŞANLIURFA MASALLARI/HEKETLERİ VE HEKET SÖYLEME GELENEĞİ

Masal, halkın içerisinden doğmuş ve halk arasında muhafaza edilmeyi başarabilmiş edebî bir türdür. Halk edebiyatının bu önemli türünde anlatımlar kısa, yoğun ve genellikle düzyazı şeklindedir. Masalların yer ve zaman kavramları yoktur; bu kavramlar belirsizdir. Dinleyicinin ilgisini çekebilmek ve sürükleyiciliği sağlayabilmek adına anlatımlarında olağanüstü olaylar, varlıklar ve nesneler özellikle ve sık kullanılır. Masal türü üzerine yaptığı çalışmalar ile bu konuda en çok tanınan ve kabul gören halk bilimci Stith Thompson, “Belirli bir uzunlukta birtakım motiflerden veya epizotlardan [olaylardan] oluşmuş bir edebi şekil. Olay, gerçek olmayan bir dünyanın bilinmez bir yerinde geçer; belirli karakterleri olmayan fakat şaşırtıcı olaylarla dolu bir anlatı şeklidir.” ifadeleriyle masalı tanımlamıştır (Doğanç, 1988, s.167). Pertev Naili Boratav ise masalların bilgi verdiğine, tanıklık ettiğine, görgü aşılayarak önceden tespit edilmiş amaçlara göre kişilerin belirli bir yönde gelişmesini sağladığına yani kişileri eğittiğine ve kişilere beceri kazandırarak öğretimi de beraberinde getirdiğine dikkati çekmiştir (Boratav, 1983, s.276).

 Masalların tekerlemeleri, söz kalıpları, motifleri ve temaları önemlidir; masal anlatıcıları bu dört önemli noktadan hareketle bir anlatım sistemi oluşturmuştur. Kurulan sistem sayesinde masallar kolay hatırlanıp dinleyiciye anlatılabilmiş; bu da bir masal anlatma geleneğinin ortaya çıkmasını sağlamıştır. Yüzyıllar boyunca yazıya geçirilmeden anlatılan bu masalların birçoğu okuma yazma bilmeyen anlatıcılar tarafından aktarılmış ve onların kültür taşıyıcılığı aracılığıyla bir sonraki nesle, o nesilden de ondan sonra gelen nesle ulaştırılarak bu zamana kadar gelmeyi başarabilmiştir.

Bazı Türk boylarında halk edebiyatı türlerinin iç içe olduğu görülür ve bu türlerin adlandır(ıl)maları da aynı şekilde iç içedir. Bu açıdan değerlendirildiğinde Türk boyları arasında “masal”ın zaman zaman “hikâye” terimini de karşıladığı anlaşılmaktadır. “Mesel” şekliyle 19. yy.ın başında kullanılan Türkçede yer aldığı tespit edilen “masal” sözcüğünün tanımı yapılırken bu sözcüğe genel olarak “hikâye” şeklinde karşılık verildiği ve bu sözcüğün Anadolu’da “hekâ”, “hikâ”, “hikiya”, “hekaya” vb. kullanımlarının da olduğu belirlenmiştir (Sakaoğlu, 2015, s.1-4). Arapça “hikâye, hikâyet” sözcüğünden türemiş olan “heket” sözcüğü de Anadolu coğrafyasında “masal” anlamında kullanılmıştır. “Heket”, Türk Dil Kurumunun Derleme Sözlüğü’nde (Türkiye Türkçesi Ağızları Sözlüğü) şöyle tanımlanır: “1. Öykü, masal. 2. Sohbet, dedikodu.” Aynı sözlükte “heket vermek” ifadesinin karşılığında da “Öykü anlatmak.” açıklaması yazmaktadır (URL-1:sozluk.gov. tr/). Doğan Kaya, Ansiklopedik Türk Halk Edebiyatı Terimleri Sözlüğü’nde “hekât” sözcüğünün karşılığı olarak “Halk ağzında hikâye yerine kullanılan terim.”; “hekât düzen”in karşılığı olarak da “Hikâye tasnif eden âşığa verilen ad. Doğu Anadolu Bölgesi’nde pek çok âşık bu özelliktedir.” ifadelerini kullanmıştır (Kaya, 2007, s.375). Nurettin Albayrak da Ansiklopedik Halk Edebiyatı Terimleri Sözlüğü’nde “hek’at / heket” terimleri için “Halk hikâyesi, meddah hikâyesi, masal anlamlarında kullanılan ve hikâye sözcüğünden bozma bir terimdir. Daha çok Doğu Anadolu ve Azerî bölgelerinde kullanılır.” şeklinde bir açıklama yapmıştır (Albayrak, 2004, s.254). Şanlıurfa’da “heket” sözcüğü hem hikâye hem halk hikâyesi hem de masal için kullanılmış; fakat anlatmaların özelliklerine bakıldığında bu anlatmaların büyük çoğunluğunun masal türü olduğu görülmüştür. Ayrıca masalların inanılmayacak olaylarla örülü olmasından dolayı Şanlıurfalıların bazen inanamadıkları olaylar için de “heket” dedikleri fark edilmiştir.

Şanlıurfa heketlerinin temelinde Türk kültürünün kaynakları ve Türk Şamanizminin mitolojik unsurları mevcut olmakla birlikte bu masallarda Arap, Fars ve Hint masallarının etkileri de görülmektedir. Ignacs Kunos’un “her milletin ayine-i devranıdır” (Kúnos, 1925, s. 131) dediği masalların Şanlıurfa’daki örneklerinde yerleşik düzen, günlük yaşam ve sosyal konular ile temaslar sık sık gözlemlenmektedir ve bu masallarda didaktik ve mizahi bir anlatım tarzının olduğu fark edilmektedir. Sevgi, saygı, eşitlik, birlik ve beraberlik, dürüstlük, iyi kalplilik, cömertlik, yardımseverlik, vicdan, cesaret, kararlılık, sabır, ailenin ve akrabalığın önemi vb. sosyal ve etik değerler, bu masallar/heketler aracılığıyla dinleyicilere kazandırılmaya çalışılır. Her masal anlatımında görülen iyi-kötü, güzel-çirkin, zengin-fakir, soylu-soysuz vb. karşıtlık unsurları, Şanlıurfa heketlerinde de mevcuttur.

Şanlıurfa Merkez’in köklü ailelerinden derlenen heketlerde masal tekerlemelerinin, kullanılan motif çeşitlerinin, dil ve anlatım özelliklerinin vb. daha zengin olduğu fark edilirken merkezden uzaklaştıkça bu hususların giderek azaldığı; belirli sözcükler, tekerlemeler, masal tipleri ve olağanüstülükler gibi dil ve anlatım özelliklerinin kullanılıp tekrar edildiği görülmüştür.

Şanlıurfa Merkez 1970’lerin ortalarına kadar tam bir elektrik hizmeti alamamış; Merkez’in dışarısında kalan bölgelerde ise elektrik sorunu senelerce görülmeye devam etmiştir. Akşam vakitlerinde bir araya toplanıp oturan Urfalıların birbirlerine masal, hikâye, fıkra vb. edebî türleri aktararak elektriğin olmadığı o dönemleri, eğlenceli ve kültürel bir uğraş içerisinde geçirdikleri anlatılmaktadır. Urfa’da, aile arasında ve yakın akrabalar dâhilinde masal anlatma geleneğinin daha yaygın olduğu anlaşılmaktadır. Özellikle soğuk kış gecelerinde yetişkin kadınların ve onların çocuklarının bulunduğu evlerde; daha sıcak aylarda, gündüz vakti halı dokumak için gidilen mağaralarda ve her zaman yapılan ev gezmelerinde, kadınlar arasında heket anlatıldığı söylenmektedir. Erkeklerde ve onların çok küçük olmayan erkek çocuklarında ise ilkbahar ve yaz aylarında düzenlenen dağ yatılarında, sıra gecelerinde, ağa ve köy odalarında akşam ve/veya gece vakti heket anlatımının gerçekleştiği bilinmektedir.

Türk coğrafyasında masal anlatıcılarının genellikle kadın olmasından dolayı (masal anası, masal ninesi vb.) masallar, “kadınlar sözü” olarak bilinse de Şanlıurfa’da masallar hem kadınlar hem de erkekler tarafından anlatılır. Heket anlatıcılarına Şanlıurfa’da “heketçi” denir ve onlar, Şanlıurfa halkının saygı duyduğu ve evlerinde özellikle misafir etmek istediği bilge kişilerdir. Bu anlatıcıların okuma yazma bilmeyenleri olduğu gibi eğitimlileri de vardır. Konuşurken kullandıkları sözcük sayısından anlaşıldığı üzere okuma yazma bilip bilmemeleri, zengin bir anlatıma sahip olup olmamaları ile ilgili değildir. Hem kendileri yeterince zengin bir söz dağarcığına sahiptir hem de anlattıkları heketler sayesinde dinleyicilerin söz dağarcıklarının zenginleşmesini sağlamışlardır.

Geleneğin en yaygın olduğu dönemlerde, her mahallede en az bir iki heketçi bulunur ve onlar gittikleri evlerde saygı görür, başköşeye oturtturularak rahat ettirilir. Onların heket anlatması hiç bitmesin istenir; ama bir heketçinin anlatacağı heket aynı gece bitse bile o heketçi, o gece heket anlattığı evde ısrarla misafir edilir. Hem küçükler hem de büyükler heketçilerin anlattıklarından çok etkilenir; bu da heketçilerin herhangi bir anlatıcı olmadıklarına, özel bir yeteneğe sahip olduklarına işarettir. Hikâyelerini, masallarını o kadar gerçekçi anlatırlar ki, heketi dinleyen büyük küçük herkes hekette anlatılan olayı gerçek sanır; dinleyiciler heketçi ile birlikte heyecanlanır, mutlu olur, sinirlenir, üzülür, ağlar ve güler. Jest ve mimikleri başarıyla kullanan, yeri geldiğinde sesini değiştiren, taklitler yapan heketçi adeta bir meddahtır. Heketçinin içinde bulunduğu ruh hâli, yaşam deneyimleri, günlük olaylara verdiği tepkiler ile duygu ve düşünce tarzı heketinin anlatımına yansır. Heketlerin bazen bir saat, bazen bir gün, bazen de birkaç gün sürdüğü verilen bilgiler arasındadır. Heketçiler, heketlerini anlatmadan önce sorar: “Bir saatlik mi, bir gecelik mi, üç gecelik mi?” Bu soru daha fazla gece için de sorulabilir. Soru karşılığında hane halkı, heketçiden genellikle en uzun heketini anlatmasını ister. Heket söylemenin bu özelliği, heketçilerin nasıl usta anlatıcılar olduklarının bir diğer göstergesidir. Heketçilerin sahip olduğu yeteneğe ve evlerde ağırlanış şekillerine o dönem insanları fazlasıyla imrenmiştir ve onlar da heket söylemeye başlamıştır. İçlerinden başarılı olabilenler heket söylemeye devam etmiştir. Bu, hem heketlerin hem de heketçilerin sayısının artmasını sağlamıştır ve bu sayede “heket söylemek” bir gelenek şeklinde devam etmiştir.

Tıpkı diğer bölgelerde ve coğrafyalarda masal anlatıcılarının yaptığı gibi heketçiler de heketlerine başlangıç formelleri olan tekerlemeler ile -Şanlıurfa’da bu tekerlemelere “döşeme” denir.- başlar. Dinleyicinin ilgisini çekmek ve dikkatini toplamak için söylenen bu tekerlemelerin içerisinde “Bir varmış bir yohmuş. Allah’ın kulu çohmuş. Çoh demağ da günahmış …” veya “Varmış varmış da …” şeklinde kısa örneklerin yanı sıra “Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde, develer dellal iken, eski zaman içinde. Eski paşa hamamının ortası yok. Anamın hatun bohçası yok, babamın ağa akçası yok; çarşıda bir tazı gezi, tazının haltası yok. Haltacı halta yapar mısan, beş yüz altın kapar mısan, burnunda altın hızma, ayağında sarı cızma, cebine ince hoşafı dökmüş, çatırdadı kos kimin, pilav yağaydı başıma, dolma değeydi dişime, bir kuş olaydım.” (Akbıyık, 2002, s.300) gibi örnekler de mevcuttur. Şanlıurfa heketlerinde en sık kullanılan tekerleme, “Heket heket laklakoz, biri sıçan biri boz, bindim bozun üstüne, gittim Halep yoluna, Halep yolu taş dolu, baktım bir keçi geli, bir daş attım keçiye, getti değdi, keçi gitti hakime, hakim dedi … Ben dedim …” şeklindedir (Karaca, 1998, s.30). Başka bir kaynakta bu tekerlemenin “Heket heket laklakoz / Biri sıçan biri boz / Bindim bozın üstine / Gettim Helep yolına / Helep yolı daşlıdır / Yolda bir geçi gördim / Vurdım kıçını kırdım / Geçi getti hekime / Hekim dedi fesime / Fesimin püskiline / …” (Saraç, 2018, s.446) şekli de yer almaktadır. Heketçinin kabiliyeti ölçüsünde masal başı tekerlemelerinin daha uzun ve daha iyi işlenmiş örneklerinin önceki zamanlarda var olduğu ve bu tekerlemelerin bazen yarım saat sürdüğü söylenir. İ. Halil Karaca, “Tenekeci Mehe” lakaplı merhum Mehmet Karakaş’tan “Aydoğan Masalı”nı derlerken şöyle bir masal tekerlemesini yazıya geçirmeyi başarmıştır:

“Zaman zaman içinde, halbur saman içinde, deve dellallıh eder, eşek hamballıh eder. Hamamın tası yoh, peştimalin ortası yoh, gezer çarşılarda boynunda halkası yoh, biz idih düzüldıh, büzüldıh, bir araya düzüldıh, eşittim öte dünyada babamız ölmüş, gettih öte dünyaya ebenin bahşişini verdih de döndıh. Bir keri gördüm dellegi var, delleginin dellegi var, alt yanında seyre geldim, üç yüz mermer direği var, bir yandan boyahcılar boyah boyar rengile, bir yanında demirciler demir döğer dengile, üç yüz Arnavut tüfengi naçar ile, o yanı yalan bu yanı yalan, fili yedi bi ilan, eşeğe bindi devi öğüne alan. Sabahtan kalktım kaça kaça, neler gele me’dem aça, altmış kazan kelle paça, yedim yedim doymadım, üzcıgazım gülmedi, küller anayın başına, bi yüzü mü güldü, bicıhımı doydu, bi gün mü gördü, bi kocaya mı vardı. Kendir, tut ucundan yere indir. Altmış kazan bayat pendir, yıdim, yıdim doymadım. Hulhcığazım doymadı, üzcığazım gülmedi. Sabahtan kahtım çarhana çarhana, atmış kantar bayat tarhana yedim yedim doymadım, hulhcığazım doymadı, üzcığazım gülmedi, küller anayın başına, bi üzü mü güldü, bi cühü mı doydu, bi kocaya mı vardı. Anzılha’yı bal ettim, Kaf Dağı’nı pilav ettim, Ulu Cami’yi minbar ettim, seksenki kaşıhdan yedim, doymadım, hulhcığazım doymadı, üzcığazım gülmedi, küller anayın başına, bi cühü mı doydu, bi üzü mü güldü, bi kocaya mı vardı? Bir karpız aldım gözümü yumdum. İstanbul’un orta yerinde bi zabit gördüm aman efendim, garibem Sultan Hanım, ne yaptıh ne ettih Sultan Hanım’dan bi çocuh kazandıh. Attılar beni Sen’et Mektebine. Sultan Hanım, “Bunun eli ayağı büyümüş evlamah isti.” dedi. Orta yere meş tahtalar atıldı, soy ula soy, soy ula soy, bi buçuh hamır kara çıktı, gelini getirdiler. Dedi, “Adı ne?” Dedi, “Emine.” Eğildim üzünü açtım ki bahtım Mahmutoğlu’nun azabi, Allah’ın kebir gezebi, Urfa’nın pohlucasına gömülmüş. Bi av avladıh, ayağını kırh kırh zencirden bağladıh, Hindistan’a kadar hükmettih. Küller anayın başına, bi gün mü gördü, bi üzü mü güldü, bi kocaya mı vardı? Dördü İsa, dördü Musa, dördü uzun, dördü kısa, on iki harmanlıkta, on iki kebirlikte, dördü sekellı, dördü köse, Yırtık Elekten başka, Dümbelek Emmiden başka küller anayın başına, bi üzü mü güldü, bi cühü mı doydu, bi kocaya mı vardı.” (Karaca, 1998, s.30-31)

Heketlerin anlatımı sırasında, bilinmeyen bir zamanda, çok zaman geçtiğini veya çok yol kat edildiğini anlatabilmek için heketçiler “Heket ya, gel zaman git zaman …”, “Heketlerde tez olur …”, “Az gitti uz gitti …” vb. bazı ifade kalıpları kullanmıştır, ki bu ifade kalıpları masal anlatımında geçiş formelleri olarak bilinir. Örneğin bir Şanlıurfa heketi olan “Bi Bacı Bi Kardaş”ta gelin ile görümce arasındaki ilişkinin uzun süre düzelmediğini belirtmek için heket anlatıcısı “Zaman oluyi, bir ay oluyi, üç ay oluyi; kardaşın avradı bacıya pas vermiy.” demiştir. “Aydoğan Masalı”nda da doğacak olan olağanüstü kahramanın anne karnındaki süreci “Heketlerde tez olur. Dokuz ay, dokuz gün, dokuz saat, dokuz dakikaya karşı kadın çocuh doğurdu.” şeklinde, sadece bir cümle ile ifade edilmiştir (Karaca, 1998, s.31). Bu hekette yine bir cümle ile bu kahraman günde bir, on günde on, yirmi günde yirmi yaşına girmiştir, ki bu da anlatmalarda çok sık karşılaşılan bir ifade kalıbıdır. “Üç gün üç gece toy düğün ettiler.” (Çelik, 1984b, s.29); “Kırh gün kırk gece dügın oldu.” (Akbıyık ve Kürkçüoğlu, 1990, s.74); “Gidiyler evlerine, yedi gün yedi gece nığara [davul] çaldıriylar.” (Ertürk, 2012, s.515); “… kıza, o mezere yedi yıl, yedi ay, yedi gün hizmet etmesi söylenmiş.” (Ertürk, 2012, s.516) şeklinde örnekler de mevcuttur. Bu örneklerden de anlaşıldığı üzere, kökeni Şamanizme dayanan formülistik sayı kullanımı yani üç, yedi ve kırk sayıları da Şanlıurfa heketlerinde sıkça karşımıza çıkmaktadır.

Mesafenin uzunluğunu anlatmak için de “çoh gidiler, az gidiler, beş altı ay yol gidiler.” (Akbıyık ve Kürkçüoğlu, 1990, s.79) gibi geçiş formellerine heket anlatımlarında rastlanmaktadır. Mercan heketinde ise anlatıcı, “… çoh mu giderler, az mı giderler, bele tepelerde yel kimin, derelerde sel kimin, Hamza-i Pehlivan kimin yol aldılar …” (Çelik, 1985b, s.9) ifadelerini kullanmıştır, ki bu kullanım da birçok Şanlıurfa heketinde mevcuttur. Ayrıca, yine bir geçiş formeli olarak “Bele geldi bele gitti”, “başıydan dırnağıya keder” (Akbıyık ve Kürkçüoğlu, 1990, s.82) şeklinde ifade kalıplarının ve bir kişiden bir başka kişinin anlatımına geçerken de “Biz gene gelah …’nın yanına” (Akbıyık ve Kürkçüoğlu, 1990, s.74) vb. ifade kalıplarının da heketlerde kullanıldığı görülmektedir.

Başlangıç ve geçiş formellerine ek olarak bir de, masalı bitirmek isteyen masal anlatıcılarının, masalı dinlerken kapılıp giden dinleyicilerini gerçek dünyaya ve yaşanılan an’a davet etmek için söyledikleri masal sonu tekerlemeleri yani bitiş (kapanış) formelleri vardır. Şanlıurfa heketlerinde bitiş formelleri olarak şu ifadeler ile karşılaşmak mümkündür: “Yiyeller, içeller, mırazına [muradına] geçeller. Ağbatı [darısı] bizim başımıza …” veya “Yiyiyler, içiyler, mırazlarına geçiyler. Siz de mırazınıza geçin. Ağbatı bizim cahalların başına …” Bunun dışında bir de, heket sonlarında komiklik için veya heketi hoş bir şekilde, ağız tadıyla bitirebilmek için anlatılan farklı kısımların olduğu da heket geleneği hakkında verilen bilgiler arasındadır ama derlenen ve incelenen heket örneklerinde bu kısımlara rastlanamamıştır.

Her masalda olduğu gibi heketlerde de olağanüstü kahramanlar, tipler ve olaylar ön plandadır; çünkü dinleyici bu unsurlar sayesinde heyecanlanır. İnsan, hayvan ve doğaüstü varlıklar tarafından oluşan heket kadrolarında padişahlar ve aileleri, halkın içerisinden fakir insanlar; tüccarlık, terzilik, kuyumculuk gibi meslek dallarından kişiler; akrabalar ve aşiretler, insan kadrosuna örnek olarak verilebilir. Hayvanlarda at, koyun, keçi, koç, tilki, tazı, köpek, kedi, horoz, tavuk, balık, yılan; baykuş, güvercin ve bülbül gibi kuş çeşitleri masallarda yer almaktadır. Olağanüstü varlık kadrosunda ise insanoğluna görünmeyen ve don (şekil) değiştirebilen peri kızlarından cadılara, cücelerden yedi başlı devlere, yüzük cinlerinden Zümrüdü Anka kuşuna kadar pek çok varlık mevcuttur. Şanlıurfa heketlerinde don (şekil) değiştirme motifi oldukça fazladır ve bu motif için de kediye, horoza, yılana, kuşa, çiçeğe, yaşlı bir adam veya kadına, genç bir kıza veya delikanlıya, büyücüye veya cadıya dönüşme örnekleri verilebilir.

 Daha çok Doğu masallarındaki örneklere benzemekle beraber bütün dünya masallarında görülen yüzük, kolye, mendil, örtü, halı, ayna, tarak, sofra, kap, bıçak, kılıç gibi sihirli ögeler, Şanlıurfa heketlerini de süsler. “Aydoğan Masalı”nda, Aydoğan’ın ruhu sağ bileğinin içindeki sihirli bıçakta gizlidir. Aydoğan, masaldaki devi, devin baş ucunda duran ve onun ölmesini sağlayacak tek şey olan tılsımlı kılıç ile öldürür (Karaca, 1998, s.33). Muhammed Şah heketinde de dev, tılsımlı bir tahta kılıç ile (devin kendi kılıcı) öldürülür. Yine bu hekette Muhammed Şah, kuyuda gördüğü üç kızı yeryüzüne çıkartır ve bu kızlardan biri ona sihirli bir yüzük verir. Bu yüzüğü her yaladığında bir haddem (güçlü kişi) çıkıp Muhammed Şah’ın dileğini yerine getirir (Ertürk, 2012, s.511-512). “Nar Tanesi” heketinde de tılsımlı bir yüzük örneği mevcuttur: Üvey annesi, hiç sevmediği Nar Tanesi’ni ortadan kaldırabilmek için onun serçe parmağına zehirli bir yüzük takar ve kız düşer bayılır. Bu yüzük, parmağında kaldığı sürece Nar Tanesi ölü gibi yatar. Masalın ilerleyen kısımlarında kötü üvey anne tekrar ortaya çıkar ve bu sefer de Nar Tanesi’nin kafasına kırk tane sihirli iğne batırarak onu bir kuşa çevirir (Ertürk, 2012, s.514-515). “Bi Bacı Bi Kardaş” heketinde Hz. Hızır, kadın kahramana, yalansız insanların kör gözlerini açmaya yarayan bir mendil verir (Ertürk, 2012, s.505).

Şanlıurfa heketlerindeki Şamanik ve mitolojik izler de oldukça önemlidir. Mitlerde, destanlarda ve masallarda, yeryüzü ile yeraltı arasında bağlantının sağlandığını anlatabilmek için özellikle belirtilen kuyulardan ve mağaralardan, neredeyse her Şanlıurfa heketinde bahsedilir. Genellikle kahraman, kötü kalpli insanlar (özellikle kahramanın ailesinden biri) tarafından bir kuyuya atılır veya kendisi, korkunç bir devin yuvası olan bir mağaraya girer. “Muhammed Şah” heketinde, kardeşleri Muhammed Şah’ı babalarından kıskanan iki erkek çocuk, Muhammed Şah’ı, içerisinde yaralı bir devin olduğunu bildikleri bir kuyuya indirip orada bırakır (Ertürk, 2012: 511). “Tembelo” heketinde ise Tembelo, bir kuyuya kötü niyetle atılmaz, kendi isteğiyle ve su bulmak amacıyla kuyunun dibine iner ve burada bir devin sarayı olduğunu görür (Akbıyık ve Kürkçüoğlu, 1990, s.73). “Miras” isimli hekette masal kahramanı bir mağaranın azına gelir ve burada ağzından alevler fışkıran bir dev karısı ile karşılaşır. Bu mağara, dev ile karısının yaşadığı mağaradır (Ayan, 2019, s.205). “Cevahir Taşı” heketinde, padişaha yardım etmek için bir at, bir köpek ve bir kuş, dağın tepesinde bir mağarada yaşayan devin mağarasına giderler ve devin elindeki sihirli taşı alarak padişaha getirirler (Karaca, 2023, s.73).

Şanlıurfa’nın peygamberler şehri olmasının etkisi ve dini bütün insanların sayıca çok olmasının rolü ile Şanlıurfa heketlerinde İslami unsurlara ve dinî mesajlara rastlanmaktadır. Örneğin “Muhammed Şah” heketinde padişahın elmalarının bir dev tarafından yenildiği sırrını Muhammed Şah, elma ağacının altında Kur’an okurken çözer (Ertürk, 2012, s.511). “Bi Bacı Bi Kardaş” heketinde Hz. Hızır, eli ayağı kesilen kadın kahramanın müşkül anında ortaya çıkar ve “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek onun elini ayağını geri takar (Ertürk, 2012, s.504). “Hedice Sultan” heketinde de Hedice Sultan, “Bismillahirrahmanirrahim” diyerek çıkmış olan gözünü yerine takmayı başarır (Kürkçüoğlu, 2009, s.30). “Harun Reşid’in Hikâyesi”nde ise anası ile bir başına kalan Harun Reşid, kendisi yemek aramaya giderken annesini nereye bırakabileceğini düşünür ve onu, en güvenilir yer olan camiye bırakmaya karar verir (Akbıyık, Kürkçüoğlu, 1990, s.69).

Var olan her eser ve topluma ait değer, kültürel mirası oluşturur. Miras, bir neslin kendisinden sonra gelen nesle bıraktığı kalıttır. Heket anlatma geleneği, Urfalı masal anlatıcılarının kendilerinden sonraki nesillere bıraktıkları zengin bir kültürel mirastır. Söz ustası heketçileri dinleyenler, bu heketçiler gibi olmak isteyerek dinledikleri heketleri kendilerinden sonraki nesillere aktarıp kültürel mirasın devamını sağlamaktadır. Burada Pertev Naili Boratav’ın, “dinleyicisini bulduğu sürece körelmeyecek bir türdür masal” ifadesini hatırlatır.(Boratav, 1983, s.278). Heketler dinleyicisini var oldukça heket anlatma geleneği de var olmayı sürdürecektir.

ŞANLIURFA HEKETLERİNE ÖRNEKLER

MERCAN

Varmış, yohmuş, Allah’ın kulu çohmuş. Bi padişahdan bir kızı bi oglı varmış. Bı padişah avradı, oğlı Hacca giderler. Derler ki, “Kızı ne edah?” Kızı getirirler, yeddi kat apartmana koyarlar. Kapıyı üstüne kitlerler, kapıyın arkasına arpa ekerler. Baba, ogul, ana Haca giderler. Kızı mazbut bi komşuya tembih etdiler. Dediler ki: “Bı komşu gendine her gün takada aşlığın getirir verir. Halayık elinden alır. Bınlar belece Haca gederler. Haylim bir zaman sonra bı kızla halayıklar yakandığı yerde, herif aşlığı getirdiği yerde Mercan’ın barmaklarını görür. Kızın barmahlarını gördüğü zaman herif çıharda [dışarıda] bayılır. Bı komşı bayıldıgı yerde dediler ki: “Padişah Hacdan geli.” -eskiden Hac, altı ay gidiş, altı ay gelişdi- komşu uyanır. Bi çuval rakı şişesi doldurur, bi çuval da tekiş ayakkabıları doldurur. Hacılara karşı götürür. Padişaha der ki: “Padişahım, Haci birdi, kızi iki etdi, sebbaha kader kapiz açıh galdı, iki kapılı bi han oldu, girenin çıhanın nihayeti yohdı.” Padişah oğlına dedi: “Hadi, oğlum get, iki ata bin, bacıyin ne agır esbabları varsa ne agır hışırları varsa taharsan, iki dağın arasına aparırsan, öldürürsen, köynegini de gana böleyip getirirsen.” Oğlan geldi, bahdı ki, kapı açılmamış, kilit takılmamış, arpa toplanmamış, bi guru iftira. Kardeşine seslendi: “Kardeşim.” dedi. Mercan: “Sen kimsen?” dedi. Yusufşah: “Ben senin kardeşin Yusufşah’am.” dedi. Mercan: “Nişani ver, seni içeri alım, nişanı vermessey, seni içeri almam.” dedi. Yusufşah nişanını verdi, kız bahdı ki kardaşının mendili ile yüzzügü. Kız kapıyı açdı, Yusufşah’ı içeri aldı. Oğlan bahdı ki, kızın heç bişesi yoh. Mercan’a dedi ki: “Bacım, anamdan babam Hacdan geliler, biye dediler ki, get bacıyı al gel, ben de geldim seni alıp yanlarına aparacağım.” Kız kahar, bezenir, kuşanır, iki at da hazırlar, her biri bir ata binerler, yola çıharlar. Bele tepelerde yel kimin, derelerde sel kimin, Hamza-i Pehlivan kimin yollarına devam ederler. Çoh bir zaman sonra kız telaşa düşer. “Kardaşım, anamdan babam nerde kaldılar, bi dağ başına girdıh.” Yusufşah da der ki: “Bacım, Hac yolu çoh uzahdır, biraz sonra varırıh.” Ahşam oldu, bi dağ başına girdiler. Oğlan getirdi bacısının başını kolunun üstüne koydu. İki atın yularını eline bağladı. Düştüler, oğlan yatmadı, kız çoh yorulmuşdu, hemen yuhuya daldı. Yusufşah bacısının başının altından “Bismillah” deyip kolunu çekdi. Kızın başını bi daşın üstüne koydu. Bi ata bindi, birinin da başını çekdi, yola çıkdı. Yola çıkdı, çoh mu geldi, az mı geldi, sonunda toprağına girdi. Bahdı ki bi kuş havada uçiy. Bu kuşu vurdu, öldürdü. Kuşun kanından köynegini de kana böledi. Babasının yanına geldi. Dedi ki: “Babo, apardım öldürdüm.” Babası köynege sarıldı, kohladı, ağladı, ağladı. “Ya sabır, ya Allah, kızımın kederinde varmış.” dedi.

Biz gelelim kıza, kız sebahdan gahdı, bahdı ki günler kayalar doğmuş, yeşillikler yeşillenmiş, bele kuş kanadından ılan göbeginnen bu dağlara gelmez. Kız gendi gendine: “Biye ne yaptıysa o kapıcı yaptı.” dedi. Neyse kız oturdu, epeyce bir zaman ağladı, bahdı ki dağın tepesinden bi karaltı çıhdı. Meğersem bu gelen de başka bi padişahın oğlumuş. Bu gelir kızın yanına yahlaşır. Bahar ki bi kız, aya güne deyi doğma, ben doğum. Oğlan bu kızı çoh beğenir. Gelir, abayı kızın başına çeker, arhasına alır, kızı aparır. Evine varır, anasına der ki: “Ani, sen benı evermeh için kız gezidi, ben biye bi kız buldum, getirdim, beni everin.” Oğlangil kahdılar, terzilerde biçdirdiler, kuyumcularda döktürdüler, yemekler yaptırdılar, kazanlarda kaynattılar, üç gün üç gece toy düğün yaptırdılar. Bu gelin geldıgında konişiydi, gerdeğe girdiği gece bu kız lalik [dilsiz] oldı, sağır oldu. İlkin Allah bunlara bi oğlan verdi. Herif dedi: “Kız gel benlen konuş.” Kız başını salladı, yani ben laligem, dedi. İkinci çocuğu da oğlan doğurdu. Herif: “Gel sen konuşidi, etme eyleme, dili de vardı, kulağı da vardı.” Kız gene başıni salladı, konuşmadı. Neyse bu şekilde yeddi oğlu oldu.

Günlerden bi gün, sağ vezirin oğlu evleniydi. Mercan’ın kaynanasıgil dedi ki: “Gelin sağ vezirin oğlunun düğününe gidah.” Mercan kaynanasına dedi ki (eliyle): “Siz gidin, ben de uşağımı yatırıram, sonra gelirem.” Mercan’ın herifi dolabın içerisine girib sahlanır. Mercan da uşağını yatırmah için nenni söylemağa başlar. “Ben de filan padişahın kızıdım, bele bele olacah, başıma geldi. Biye iftira attılar.” der. Mercan’ın herifi o zaman gendi gendini dolapdan atdı ve dedi ki: “Şimdiye kadar niye demedin? Seni babay, benim babamı çıralıh [temsilci] diye bu memlekete padişah etdi.” Neyse düğüne getdiler, bi hafta on gün arası sürdü. Yol hazırlıkları görülmeye başladı. Kehkeler [simit] yapıldı, külünçeler [yağlı simit] yapıldı, esbablar dikildi. Herif anasıgile dedi ki: “Ane, siz deyidiz lalikdir, sağırdır, bahın ne lalik ne de sağır, başına bınlar bınlar gelmiş.” Eskiden tahteravanlar vardı. Getirdiler yeddi oğlanı bi tabur asker, bi arabacı bi de Mercan’ı bı tahtaravana yerleştirdiler. Mercan’ın herifi arabaçıya tembih etdi. “             Bınları apar, yerine koy gel. Ben de gider alır getirerem.” dedi. Neyse bınlar yola çıharlar, çoh mu giderler, az mı giderler, bele tepelerde yel kimin, derelerde sel kimin, Hamza-i Pehlivan kimin yol aldılar, yarı yolda arabaçı, kıza: “Gel benden bir ol.” dedi. Mercan dedi ki: “Ben bı namusun hetiri için bıralardan çıhdım, sennen bir olmam.” Arabaçı: “Büyük oğlu keserem.” dedi. Mercan: “Apar, kes.” dedi. Arabaçı, Mercan’ın böyük oğlunu kesdi, küpesini aldı, cebine koydu, gene epeyce bir yol getdiler. Bi konak daha geçtiler. Soluk alacah bir yere kadar geldiler. Arabaçı dedi: “Gel benlen bir ol, yuhsa ikinci oğli da keserem.” Mercan dedi ki: “Onı da kes, ben bu namısın hatırı için biralardan çıhdım, sennen bir olmam.” Arabaçı ikinci oğlanı da kesdi. Vesselam yeddi oğlunu da belece kesdi, küpelerini cebine göydü. Birez daha yol aldılar. Arabaçı dedi: “Evvel oğullari kesdim, şimdi ne yapacaksan?” dedi. Mercan: “heç bi şey demiyem, gidip köprünün altında abdestimi alım, iki rekât namazımı kılım, gel beni de kes.” dedi. Arabaçı: “Kaçarsan.” dedi. Mercan: “Kendiri belime bağlarsan.” dedi. Arabaçı getirdi, kendiri kızın beline bağladı. Kız getdi, kendiri köprünün koluna bağladı, kaçdı, biraz yol gettikten sonra bahdı ki, babasıgilin çobanı davar yayiy. Dedi: “Çoban, çoban, al siye bi altın, bir koyun biye ver, eti senin olsun, karnından bağırsagını biye ver. Al benim konduram da seni olsun. Sen biye çarıği ver.” İki altın çobana verdi, bi koyun aldı, koyunun derisini yüzdü, bağırsayını eline geçirdi. Çobanın çarıgını aldı, kondurası da ona verdi. Çobanın kıyafetine girdi. Getdi babasıgilin kapısının öğünde durdu. Bi de bakdı ki, kardaşı o yandan geliy. Gendi kardaşını taniy. Fakat kardaşı kendisini tanımiy. Kardaşı içeri girdi. Anasına dedi: “Ane, bir keçelçi [kel] oğlan gelmiş, içeri alah mı?” Anası dedi: “Al içeri yavrum, biz de yalnızıh, gelsin içeri biraz canımızın sıkıntısı geçer.” Keçelçiyi içeri getirdiler, oturtdular. Anası dedi: “Kurban Yusufşah, bunın gözleri eni Mercan’ın gözüne benziy.” Yusufşah: “Ane, ben Mercan’ı o zaman öldürdüm. Öldürmeseydim derdim belki odur.” Neyse, Mercan orada bir iki gün, bir hafta on gün kalır.

Biz gelelim arabaçıya. Arabaçı döner gider Mercan’ın herifinin yanına. Mercan’ın herifi sorar: “İnşaallah sağ salim yetişdirdiy.” Arabaçı: “Valla bilmiyem, dev mi oldu, cin mi oldu, bilmiyem ne oldu, gahdı, yeddi oğlunu da yidi.” Herif sordu: “Nassıl yidi?” Arabaçı: “Bahdım arabada yeddi çocuh yoh, genidisi de nice oldu görmedim.” Herif: “Yolı taniy mısan?” dedi. Arabaçı: “He, taniyam.” dedi. Bınlar kaharlar, Mercangilin evine gelirler. Kapıyı çalırlar, herifin atını keçelci oğlan (Mercan) bağlar. Arabacının atını da Yusufşah bağlar. Misafirleri içeri alırlar, yedirirler, içirtirler, oturturlar. O gece yorgunlarını alırlar. Erkenden yatdılar. Devirsi gece toplandılar. Oda cumaat oldu [toplandı]. Arabaçı komşunun herivi avradı da geldi. Komşunun avradı dedi ki: “Keçelci oğlan eyi heket bilir.” Keçelci oğlan: “Teyze, ben heket bilirem, bilmez değilem. Herkes yüznumaraya [tuvalete] gider, ihtiyacını görür, gelir, oturur. Kapıyı kitlerler, ya biye verirler ya siye verirler.” dedi. Padişah emretdi, herkes yüznumaraya getdi, geldi, kapıyı kitlediler, kilidi de getirib sultan hanıma teslim etdiler. Bizim keçelçi (Mercan) heketine başladı: “Biz bi bacı bi kardaştık, babamızdan anamız Hace gitti. Komşumuz mazbut bu adamdı. Bi gün halayıklar yahandığı yerde kızın barmaklarını gördü. Herif çıharda düşmüş bayılmış. Kızın heberi yohmuş.” Kız bınları anlattığı sırada komşuları dedi: “Çıharı çıhacağam.” Padişah dedi: “Heket bitmeden olmaz.” Keçelci anlatmaya devam ediydi: “Kızın babasına bir kurı iftira etdi, kızın kardaşı da kızı apardı, bi dağ başına, öldürmeya kıyamadı. Sonra kız başka bir padişahın oğluynan evlendi. Yeddi çocuk doğurdu. Kız önce hem lalik hem sağırdı. Bi gün ninni çalıb ağladı. Herifi gızı tanıdı. Kzıı babasının yanına göndertdi.” O zaman arabaçı dedi: “Ben bırda patladım.”  Padişah: “İster patla ister çatla, otur yeride.” dedi. Keçelci anlatmağa devam eder: “Kızı arabaçıdan gönderdi, arabaçı kızdan namusını istedi. Kız namusunu vermedi. Arabaçı, kızın yeddi oğlunu kesdi, kız gene namusını vermedi. Arabaçı avrada “Seni de keserem.” dedi. Avrad bi yolunu bulup kaçdı. Padişah olanlara çoh üzüldü, kızı olduğunu anladı ve kızından af diledi. Arabaçıdan komşunun herifini idam ettirdi. Kızını öbür padişahın oğlından bi daha toy bi düğünlen everdi. Yidiler, içtiler, mırazlarına geçtiler (Çelik, 1985b, s.8-11).

ŞIRDAN DOLMASI

Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur saman içinde develer tellal iken, sıçanlar berber iken ben anamın, babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken oduncunun baltası, hamamcının tası, seherde gezer adamın peştamalının ortası yoh. Vahdı zamanında kimsesi olmayan yaşlı mı yaşlı üç bacı, şehrin bir köşesinde yaşarlarmış. Ayşe, Fatma, Zeliha bu kızların evi camı’nın yanındadı. Seksen yaşındaki en böyük bacı, yetmiş yaşındaki Fatma’dan, altmış yaşındaki Zeliha’ya analıh, babalıh edidi.  Bu üç bacının da yaşlarında kader kısmetleri açılmamışdı.

Bi gün şeherin padişahının oğlu cuma namazını kılmak için bunların evinin yanındaki camıya gelir. Bını heber alan kızlardan en böyüğü bir kabın içerisine idrarını yapıp üzerine esans töker. Padişahın oğlu namazdan çıhdığında, kadın idrarını oğlanın başına töker. Şaşıran pğlanın duymağı için de bağırarak bacılarına seslenir. “Vah bacım, vah, benim idrarım padişahın oğlunun başına tökildi.” Padişah oğlu da bu kızın idrarı bı keder hoş olduğuna göre acaba gendi, ne keder gözeldir, diye düşündü.

Olan bundan sonra oldu. Padişah oğlu hemen eve getdi. Bu gızı beğendiğini, gendine istemelerini söledi. Neyse sonra türlü hediyelerle üç gızın evine gederler. İki küçük bacı bunı duyduktan sonra, ablalarına bi dolaba girib başbarmağını emmesini tembih ederler.

Eve gelen dünürcülere küçük bacılarının çoh gözel olduğunu, nazar değeceğini ancah barmağını görebilecahlarını sölediler. Dünürcüler bunı gabul etdiler. Dolabın içindeki gızın barmağını gördüler. Barmah emile meile gıpgırmızı olmuşdu. Begendiler, gızı almağa razı oldular.

Padişah ailesi düğün hazırlıklarına girişdi. Şeherin her bi terefine heber edildi. Ayriyeten üç bacıya çeşitli hediyeler gönderdiler. Kazanlarda kaynadı, kuyumcularda döğüldü. Terzilerde biçildi, düğün günü geldi çatdı. Gız evine haylim bir galabalıh getdi. Halı olmayah iki bacıdan seksenlik gelini getirdiler. Kırh gün, kırh gece toy, düğün yapdılar. Gerdek gecesi oldı, geline böyük bir tepsi içerisinde türlü taam yemek getirildi. Bu yemegin içerisinde böyük bi de şırdan dolması vardı. Şırdan dolması gelinin çoh hoşuna getdi. Şırdan dolmasını aldığı gibi dişledi. Fakat ağzında bulunan, tek dişine şırdan dolması tahıldı. Gelin, bundan nasıl kurtulacağını düşünmeye başladı. “Çeksem dişim kopacah, çekmesem göynüm isti.” dedi. Ağzını yıhadı, duvağı bösböyük şırdan dolmasının üstüne çekib güvegiyi beklemaga başladı.

Nikah duasından sonra güvegi, gelinin yanına yollandı. Padişah oğlı, iki rekât namaz kıldıhdan sonra gelinin duvağını açdığı zaman, bi de bahdı ki, ağzında böyük bi şırdan dolması, keri mı keri bi avrad karşısında duriy. Kızdığından avradı tutdugı kimin takadan [pencereden] aşağıya atdı. Avrad takadan düşerken ayağı bi ağaca takıldı. Aşağıya doğrı ağzında şırdan dolması, leyli kimin sallanmaga başladı.

O zaman oradan geçen periler padişahının kızı, bunu gördüğü zaman böyük bi hararetlen gülmağa başladı. Bununla dohtorların çara bulamadığı boğazındaki yara patladı. Periler padişahının kızı dedi ki: “Yarebbi, sen bu avradı, on beş yaşında bi civan edesen.” Bunın üzerine biraz evel seksen yaşında olan Ayşe, şindi on beş yaşında bi civan olmuşdu.  İçerde bekleyen padişah oğlı, öldi mi kaldı mı diye geline bi bahmah istedi. Takayı açdı, bi de ne görsün, biraz evel takadan attığı seksenlik kerı on beş yaşında bir civan olmuş. Hem de nasıl? Aya güne doğma, ben doğum deyen cinsden. Padişah oğlı hemen gızı yuharı çeker, yapdığına pişman olduğunı söyler.

İlk cuma günü (duvak günü) yanına gelen iki bacısı bunın bu halını gördükleri zaman çoh şaşırdılar. Nasıl oldugını sordular. Ayşe de nasıl oldugını bilmediğini söledi. “Valla kurban ben de bilmiyem, enişteniz beni takadan aşağı atdı, bi de bahdım ki, bu hala gelmişem.” dedi. Belece iki bacı: “İllâ eniştemiz bizi de atsın.” dediler.

Akşam eve gelen güvegi iki bacıyı da takadan aşağıya atdı. Hampara daş gibi yere düşen iki bacı, olduhları yerde öldüler. Bundan sonra padişah oğlunnan on beş yaşında genç kız Ayşe yerler, içerler, mırazlarına geçerler (Çelik, 1984a, s.25-26).

ŞIH MÜSLİM

Varmış, yohmuş Allah’ın kuli çohmış, biriMehmet, biri Şıh Müslüm iki kardaş varmış. Bınlar çoh zenginlermiş. On altı tene dişi develeri varmış. Bınlar gece gündüz onlarnan uğraşılarmış. Günlerden bi gün Mehemet düşünde hece gettığını görır. Kardaşını çığırır. Kardaşına: “Kardaşım, şimdiye çin [kadar] iki kere düşümde gördım hece gidiyem. Gel birabar gıdah.” der. Şıh Müslüm de: “Sen get ben bırda kalır, eve baharam.” dedi. Mehemet yola çıhar, hicaza gider. Şıh Müslüm de bi çoban tuttı, develeri çobana teslim etti.

Mehemed’ın avradı şimdiye çin heç kaynını görmemişdı. Bı avrat Şıh Müslüm’ü gördığı kimin bahar çoh gözzel bi kayni var. Bi gün Şıh Müslüm çadırda otırmış kehvesini dögidi, bi de bahtı ki kardaşı avradı develerın yüküni döşüri. Şıh Müslüm avrada: “Hade bacım get içeri, bizim edetımız değıldır. Bizde avratlar erkeklerin oldığı yere gelmez.” dedi.

El ayah çekıldıhdan sonra Şıh Müslüm bahtı ki kardaşı avradı çadırına geldi. Avrat bi kereden Şıh Müslüm’e: “Benden bir olacahsan.” dedi. Şıh Müslüm de: “Sen benim kardaşım avradısan. Get işiye.” dedi. Şıh Müslüm bahtı olacağı yoh, kahdı kehve dibeginnen avradı bi gözzel dayağa çekdi. Avrat kaçıp getti. Artıh Şıh Müslüm’nen avrat birbirini görmedi.

Aradan epey zaman geçti-eskiden hec üç ay gidiş üç ay geliş altı ay sürerdi-Hec Mehemet hecden geldi. Ahşamı köy odası cumat oldı. Oda dağıldıhdan sonra avradı Hec Mehemed’ın yatağını serdi. Gendininkini de çitin öbür ucuna serdi. Hec Mehemet: “Avrat bele olmiyacahdı, niye bele yapisan?” dedi. Avrat da: “Sen gideli ben seni degilem. Kardaşi beni kullandı.” dedi.

Sebbeh oldığı kimin Hec Mehemet hizmetçilere, kölelere emretti: “Develeri yükleyin. İkinci kuyda [kuyuda] endirmeyin, üçüncü kuyda endirin. Herkes davarının suyını aparsın. Şıh Müslüm’ün develeri en arhaya kalsın. Şıh Müslüm kuya gırdığı kimin ipi kesin.” dedi.

Sebbeh herkes develerinnen yola düşdü. Herkes suyunı aparmışdı. Şıh Müslüm’ün develeri susızdı. Şıh Müslüm develerini susız bırahmamah içun ipi beline bağladığı kimin kuya endı. Köleler de develerinin suyını verene çin Şıh Müslüm’ü tutan ipi yarı yolda kestiler. Şıh Müslüm kuyda kaldı. Köleler de çekip gettiler.

O gün ahşama doğrı kuyın kenarından geçen bazı talancılar orada bi tepeye çadırlarını kurdılar. Talancılar gettiler kuybaşına, kokayı [kovayı] suya salladılar. Bi de ne görsünler; koka geri gelmi. Bağırdılar: “İn misen, cin misen?” Şıh Müslüm kuyun dininden: “Ne inem ne de cinem. Ben de sizin kimin Allah’ın kulıyam.” dedi. Neyse talancıların reisi geldı. Şıh Müslüm’ü yuharı çekdıler. Reis: “Oğlum adi nedir?” dedi. Şıh Müslüm dedi ki: “Benim adım Meddeh.” Reis de: “Yoh, seni adi Meddeh değil, ama madam ki ele deyisen ele olsın. Hade benim oğlım ol.” dedi.

Şıh Müslüm onların çadırında otırdı. Haftada bi kere odun getirip kehve bişirdi. Aradan epey zaman geçdi, adı da Meddeh’dı. Bi gün herkes toplandı, talana gidecahlardı. O köyde yalavuz [yalnız] aşayir [belli bazı inanış ve görüşlere sahip olan aile topluluğu] şıhının kızınan Meddeh (Şıh Müslim) kalmışdı. Onlar hahı [halkı, başkalarını] talan etmağa getmışlerdı, hah da onları talan etmağa geldı. Şıhın kızı Meddeh’e dedi ki: “Meddeh bizi kurtar, get babamı çığır.” dedi. Şıh Müslüm de: “Ben altı üstü bir meddehem, ne yapabilirem ki?” dedi. Orada bı ikisinden başka bi de köle vardı. Köle: “Sen şimdi gidersen, biye kuzu keserse, kavurma edersen, yiyerem. Elime su tökersen, ben de herbe [harbe, savaşa] giderem. Yapmassay getmem.” dedi.

Kız beçare kahdı, kuzu kesdi, kavurma yapdı, yidirdi, kölenin eline su tökdı, köleye eyyi bi de at hazırladı, köleyi yola yolladı. Köle getti. Kız geldi, Şıh Müslüm’e dedi ki: “Sen Meddeh değilsen, kah get. Sen getsev dönderırsen. Beni köleye kısmet etme.” dedi. Meddeh (Şıh Müslüm) gene: “Ben bi Meddehem, ne yapabilirem ki?” dedi. Kız gene üstüne getmağa başladı. Bı sefer Şıh Müslüm: “get biye üç ayahlı bi beygir getir.” dedi. Kız getti, üç ayahlı bi beygir getirdi. Şıh Müslüm bı beygire bindi, getti. Herpte kalabalığın ortasına girdi, onı vurdı, bını vurdı deyerken hepsini mehfetti. Şıh Müslüm herbe giderken meddehlıh elbiselerını çıharmış, eski elbiselerını geymişdi. Herp bittiği kimin bütün eşyalarını bi daşın altına koydı, daşı kapattı. Herkes düşmanı kimin dönderdığını merah edidi. Köle herkese ben dönderdim deyidı. Aşayır şıhı geldi: “Düşmanı kim dönderdi?” dedi. Aşayirdeki öbür adamlar: “Köle dönderdi.” dediler. Köle şıhın yerine otırdı. Şişti ki şişti, Mısır tavığı kimin oldı. Meddeh (Şıh Müslüm) de bi köşeye otırmış heç ses seda etmidi. Şıhın kızı Meddeh’in yanına geldığı kimin: “Köle yapmadı, sen yapti, niye babama sölemisen?” dedi. Şıh Müslüm de: “Yeri bacım, get işiye.” dedi. Neyse davullarda çalındı, terzilerde biçildi, kuyumcularda töküldü. Kızı köleye verecahlar. Bı arada Şıh Müslüm, bı adama bi avuç altın verir. Adama: “Filan tarlada filan taşın altında gümüş egaller [Güneş’ten korunmak için başa sarılan siyah bağ] var. Herkese söle; kim bı daşın altına bı egalları komışsa, düşmanı da o döndermişdir.” dedi. Bını duyan herkes daşın altına egalı “ben koydım” der. Kimse bı daşı kaldıramaz. Köle geldi, cart etti ossırdı, daşı kaldıramadı. Köyde Meddeh’den başka kimse kalmadı. Meddah’ı çağırdılar. Meddeh yüzünü gözünü öfeledi, “Bismillahirahmanirrahim” dedi, daşı kohladığı kimin, köye heber getti: Meddeh daşı kaldırmış. Kız evde zılgıt çaldı, köleden kurtuldığına çoh sevindi. Meddeh (Şıh Müslüm)e taht kuruldı, üç gün üç gece toy düğün ettiler, kızı Meddeh’e verdiler. Şıh gendi çadırından ona da yaptı. Meddeh’ın evini böyük ev etti. Allah, Meddeh (Şıh Müslüm)e önce bi erkek çocugı verdı. Şıh, kızına: “Kızım, çocugı dayma alçah yerlere endır. Yüksege aparma. Bı Meddeh değildir. Hesso hüsso işi değil, bının başından bazı hadiselergeçmışdır.” dedi.

Aradan seneler geçdi, Meddeh (Şıh Müslüm)ın iki tene de kızı olmışdı. Bi gün çadırlarını yüksek yere kurmışlardı. Eşte o zaman kardaşı Hec Mehemed’ı hetırledı. Üç çocığını aldı, daha da yüksek bi tepeye çıhdı. Sazı da yanındadı, çaldı çaldı, söledi. Bi aralıh gözü uzahlara daldı, bahtı ki; uzahdan bi karaltı geli. Karaltı yahlaşdı, yanına geldi. “Selamün Aleyküm.” dedi. Otırdılar, birbirlerine cıgara verdıler. Meddeh (Şıh Müslüm): “Nereden gelisen?” dedi. Prdan geçen adam: “Nereden gelecagam, köleler Şıh Müslüm’ü kuya atalı halımız hal değil. Hec Mehemed’i tavıhların yanına koymışlar, iki gözı de kör olmış. Çocıhları da kölelerin hızmetçısı olmışlar.” dedi.

Meddeh (Şıh Müslüm) eve geldi. Avradına: “Ben çocıhları alıp gidiyem. Eger bi oglım olırsa adını Mehemet koyarsan. Ben çoh sürmez dönerem.” dedi. Şıh Müslüm kahdı, çocıhlarınnan bırabar yola çıhdı. Vara vara Hec Mehemed’ın çadırına vardı. Şıh Müslüm iki çocığını tepede bırahır. Bi de döner bahar ki, Hec Mehemed’ın oglınnan gendi oglı çekişiler. Hemen gelir, onları ayırır. Çocıhlara: “Sız emmi oglısız, niye çekişisız?” der. Şıh Müslüm kardaşı avradının yanına gelir: “Bace, niye bı gözleri kör olmış?” der. Avrat da: “Kardaş, yanımızda kimse yoh, benim bi zaman bi kaynım vardı. Ben kaynıma iftira ettim. Herıfım kaynımı kuya attırttı, öldırttı. Zaten köleler de kaynımdan korhardı. O ölene çin köleler bıze bele etti.” dedi.

Bını duyan Hec Mehemed’ın ogılları analarını öldürürler. Şıh Müslüm de yerden bi avuç toprah alır, kardaşının gözüne sürter, kardaşının gözleri rehet olır. Şıh Müslüm kardaşını alır, çadırlarına gelirler. Gene eskisi kimin böyük bi beglik küraralar. Şıh Müslüm’nen şıhın kızı da mırazlarına geçerler (Çelik, 1984b, s.27-29).

BÜLBÜL-İ ZİYA

Bir varmış, bir yohmış Allah’ın kulu çohmuş, bi padişahın üç kızı varmış. Bu padişahın kızları büyük şeherin padişahının oğluna aşıklarmış. Büyük kız demiş: “Padişahın oğlu beni istese, bi salkım üzüm alıram, bütün memleket yise hebbesi [tanesi] eksilmez.” Ortanca kız dedi: “Padişahın oğlu beni alsa; bi sıfra getirrem bütün dünya başına otursa bi terefi boş kalır.” Küçük bacıları da: “Padişahın oğlu beni alsa; bi çüt [çift] çocuh getirrem, her birinin bi terefi altın bi terefi gümüş olacak.” dedi.

Gün geldi, padişahın oğlu bı kızlardan en büyüğünü aldı. Kıza dedi ki: “Kız, hani sen bi salhım üzüm getirecağam memleket yise hebbesi eksilmez, deyidi?” Böyük kız da: “Ne yanı, cahildıh söledıh, cahillığımıza mı inandi?” dedi.

Hal beleken padişahın oğlu ortanca kızı alır. O da bişe yapamaz. Padişahın oğlu: “Hanı sen bi sıfra kuracağam, bütün dünya başına otırsa bi terefı boş kalır, deyidi? Ne oldı?” dedi. Ortanca kız da: “Vii… Cahildıh söledıh, cahillığımıza mı inandi?” dedi.

Padişahın oğlı bı defa küçük kızı ister. Padişahın oğlu kıza: “Kız, hanı sen bi çift uşah getırecahti, çocuhların bir terefi altın bi terefi gümüş olacahtı.” dedi. Küçük kız da: “Getırecağam. Sabır mı etmisen? Allah verirse getirecağam.” dedi.

Gün geçdi ay geçtı, biç üt uşah kızın karnına düştü. Padişahın oğlı da herbe gettı. Avradının biç üt uşağı oldı. Çocuhların bi terefı altın bi terefı gümüşdı. Kızın hesıt bacıları padişahın oğlına bi mektup yazdılar: “Avradi bi çüt it yavrısı doğırdı.” dediler. Bi hesıt bacılar acele kızın yanına gettıler, biç üt it yavrısını kızın göğsıne bıraktılar, çocuhları da alıp bi sandığa koydılar, denize attılar. Padişahın oğlu da avradı içün: “Avradımı bi mezarlığa koyın, iki tokmak baş ucuna endırın, gelen giden vursın. Biri hâk biri müstahâk!” dedi.

Bu, denize bırahılan çocıhlar, ihtiyar bi kerı ana terefınden kurtarılırlar. Bı kerı ananın dev oldığını, gendılerını yiyecağını anlarlar. Bu çocıhların biri kız biri oğlandı. Bınlardan kız olanı -kız kısmı biraz şeytan olır- der: “Ana, sen bızım başımızı yıha, zengin olırsan.” Avrat bi kazan su asar, bı çocıhların başını yıhar. Temizlenirler. Günlerden bi gün kızdan oğlan yolda gezerken ihtiyar bi adama rastlarlar. Bı adam: “Sız bu avradın çocıhları degilsiz. Hanı sızı nerden çalmışdır?” dedi. Kız da: “Anamız da bı, babamız da bı, bızı besli.” dedi.

Neyse, ihtiyar avrat biraz zengin olır. Oğlandan kız kalhıp gettıler, bi mağaraya yerleştıler. Oğlan sabahları kahi, ava gıdi, ne getirise onı yiyilerdı.

Bı oğlan bi gün avda babasına rastlar ama oğlan da babası da baba-oğul oldıhların bilmilerdı. Babası oğluna sarılıp: “Küçük, ben seni çoh sevdim. Siye kânım kaynadı. Benden kardaş olır mısan?” dedi. Oğlan da: “Madam kı sen istisen olah.” dedi.

Bı olanlar hep o üvey anaların kulağına getmış. Bi ihtiyar cadıdan oğlanın bacısına heber göndertmiş. İhtiyar cadı kıza demiş ki: “Kızım, madam kardaşi senı sevi, siye bi bülbül-i ziya getirsin.” Bu fikir kızın aklına yatar. Nerde olduğunu bu avrattan öğrenmiş.

Akşam olmuş, oğlan evden dönmüş, bahmış bacısı heç sesini çıharmi. “Bacı niye kızısan, ne olmuş siye?” dedi. Bacısı da, “Sen gidişen, dağda daşda dolaşisan, ben de burda tek kaliyam. Benim de bir arkadaşım var. Niye biye getirmisen? Biye bi bülbül-i ziya getir.” demiş. Oğlan: “Bacım, bu bülbül-i ziya nerde var?” Nerde bulum?” demiş. “Biye ne? Nerden bulisan bul, ben bülbül-i ziya istiyem.”

Oğlan ne yapsın, bülbül-i ziyanın memleketini falan öğrenmiş, bele derelerde sel kimin, tepelerde yel kimin, Hamza-i pehlivan kimin yola düşmüş. Yolda bi ihtiyar adama rastlamış. Adam gendisini tanimiş. Dedi: “Mahmutşah nereye gidisen?” Mahmutşah da: “Ben de bilmiyem, bacım benden bi bülbül-i ziya istiy. Ben de onu bulacağam.” demiş. İhtiyar adam: “Dost insanı bele yerlere göndermez, seni illa düşman göndermişdir. Burdan kuybaşına gidersen, bi kere bülbül-i ziya dersen, eger tutmazsa diziye kadar daş olursan; ikinci defa bağırırsan, gene tutmazsa göbegiye kadar daş olursan; sonra gene bağırırsan, eğer bu defa da tutmazsa başdan başa daş olursan.” dedi.

Oğlan getdi. Bi de ne görsün; çobanlar, develer, koyunlar, çocuhlar, herkes daş olmuş. Oğlan ne yapsın, kuyunun başına geçip “Bülbül-i ziya!” deye bağırır. Diz kapağına kadar daş olır. İkinci sefer bağırır; göbeğine kadar daş olır. Üçüncü sefer bağırdığı kimin çobanlar koyunlarını güder, develer kervan olır, çocuhlar oynamağa başlarlar. Mahmutşah’ın da daşları çözılır. Bülbül-i ziya gelir, Mahmutşah’ın başına konar. Mahmutşah bülbül-i ziyayı aldığı kimin bacısının yanına getirir. Demisen bülbül-i ziya da dünya gözelı bi kızmış! Bınlar iki bacı bi kardaş oldılar, gezıp tozıp eğlendiler.

Bi gün oğlanın babası oğluna: “Kardaşım, üç gündür nerdedi? Deli olacahtım. Bından sonra heç bi yere getme. Bögün seni davet edecağam.” dedi. Oğlan da: “ben bacılarıma sormadan heç bı yere getmem.” dedi.

Oğlan eve geldı, bacılarına sordı. Bülbül-i ziya: “Kardaşım, bınlar seni götürürler, odada yimek yidirmezlerse yimek yime. Yimegi taziya yidır, tazı ölürse sen yimezsen. Tazı ölmezse yiyersen.” dedi.

Oğlan padişahın evine gettı. Odada yimek yidirmediler. Padişahın avradı mısafırları öbür odaya çağırdı. Mahmutşah otırdı, önce yimegi taziya verdı. Yimegi tazıya verdığı kimin tazı ölür. Mahmutşah kızar: “Kardaşım, beni öldürmağa mı getirdi? Ben de seni yemeği yimiyem.” dedi.

Oğlan tazısını alıp eve getti. Bacılarına olanı bıtenı tek tek aynattı. Bacıları tazıyı aldılar, temizlediler. Kafasını çıharıp beynine şeker septiler. Mahmutşah’a: “Kardaşım, yarın da sen arhadaşi çağır.” dediler.

Mahmutşah ertesi gün ava çıhar; babasına rastlar. Onı evine davet eder. Ahşama kurbanlar kesilir, sini sofralar kurulur, en başa da o tazının beynı endırılır. Padişah sorar: “Bı nedir?” Bülbül-i ziya perdenin arhasından konışır: “Sen insanoğlunun nasıl it doğırdığını bilişen de bı beynin ne beynı oldığını niye bilmisen? Avradi bi çüt çocuh doğırdı. Seni öteki avratlari hesıtlıhlarından ne yapacahlarını bilmediler. Siye ‘Avradi it doğırdı.’ dediler. Sen de inandi. Bınlar da yetmimiş kimin ogli ölüme yolladılar. Ama ben kimadım. Şimdi bı ogli bı da kızi, ben de seni geliniyem.”

Padişah kahtı, gidip avradını mezarlıhtan kaldırdı. Öbür iki avradını da kendirlere astı. Avradına bi kat elbise tiktirdı kı; ne makaslar biçmiş ne eller tikmiş. Bülbül-i ziyayı oglına istedi. Kırh gün kırh gece toy düğün ettiler. Bülbül-i ziyadan Mahmutşah, padişahnan avradı mırazlarına geçtiler (Çelik, 1985a, s.31-33).

KAYNAKÇA

Akbıyık, A. (2002). Şanlıurfa Halk Edebiyatında Tekerlemeler, Şanlıurfa Uygarlığın Doğduğu Şehir. C. Kürkçüoğlu, M. Akalın, S. Kürkçüoğlu, S. E. Güler. (Haz.), 27. Şanlıurfa İli Kültür Eğitim Sanat ve Araştırma Vakfı (ŞURKAV) Yayınları.

Akbıyık, A., Kürkçüoğlu, S. (1990). Folklor (Halkbilim) ve Şanlıurfa.  ŞURHOY Yayınları,

Albayrak, N. (2004). Ansiklopedik Halk Edebiyatı Terimleri Sözlüğü. L&M Yayınları.

Ayan, M. (2019). Şanlıurfa Masalları [Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi]. Gaziantep Üniversitesi.

Boratav, P. N. (1983). Folklor edebiyat (1982) – II. Adam Yayıncılık.

Çelik, Y. (1984a). Urfa’dan Derlenen Masallar 1: Şırdan Dolması. Türk Folkloru, Temmuz 1984, 60, 25-26.

Çelik, Y. (1984b). Urfa’dan Derlenen Masallar 2: Şıh Müslim. Türk folkloru, Aralık 1984, 65, 26-29.

Çelik, Y. (1985a). Urfa’dan Derlenen Masallar 3: Bülbül-i Ziya. Türk Folkloru, Şubat 1985, 67, 31-33.

Çelik, Y. (1985b). Bir Urfa Masalı Üzerinde Yapılan Tip ve Motif Çalışmaları. Halk Kültürü, 1985/2, 5-12.

Doğanç, H. A. (1988). Stith Thompson ve Masal (the folktale) adlı kitabı, Masal Araştırmaları Folktale Studies I, 165-172.

Ertürk, Y. P. (2012). Şanlıurfa halk kültürü çalışmaları sırasında derlenen sözlü kültür malzemeleri. F. Akpınarlı, H. Tozun, F.N.Başaran, M. Büyükyazıcı, Y. P. Ertürk (Haz.), Şanlıurfa el sanatları ve sözlü kültür malzemeleri içinde (s. 461-522). 36. ŞURKAV Yay..

Karaca, İ. H. (1998). Heket Üzerine. Edessa Dergisi, s. 3.

Karaca, R. (2023). Şanlıurfa Yöresinde Yaygın Olarak Kullanılan Folklor Materyallerindeki Etnopedagojik Düşüncelerin İncelenmesi [Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi]. Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi.

Kaya, D. (2007). Ansiklopedik Türk Halk Edebiyatı Terimleri Sözlüğü. Akçağ Yayınları.

Kúnos, I. (1925). Türk Halk Edebiyatı. Yeni Matbaa.

Kürkçüoğlu, S. (2009). Urfa Heketleri (Masalları) Derleme Yarışması, Ödüllü Heketler. ŞURKAV Yayınları.

Sakaoğlu, S. (2015). Masal Araştırmaları. Akçağ Yayınları.

Saraç, M. A. (2018). Urfaca Urfalıca. Miran Matbaacılık.

URL-1: https://sozluk.gov.tr/ Türk Dil Kurumu Derleme Sözlüğü (Türkiye Türkçesi ağızları sözlüğü). Erişim tarihi: 26.07.2024

Sitede Ara