Açık Mod
Koyu Mod

ŞANLIURFA’ya ÖZGÜ SÖZCÜKLERDEN BİR DEMET


Bu çalışmada yer alan sözcüklerin doğru okunabilmesini sağlamak amacıyla bazı harfler için aşağıdaki özel karekterler kullanılmıştır.

1)  “Ayn” sesinin yerine “ ‘ “ (‘eziz),

2)  Normal “e” sesi dışındaki kapalı “e” sesi yerine ”é” (kéf), (béz)

3)  “ka” sesinin yerine “ḳ”  (ḳelip),

4)  Hırıltılı “h” yerine “ḫ” (ḫızan),

5) Genizden gelen “h” yerine “ḥ” kullanılmıştır (ḥürt).

Bu bir tür transkripsiyon alfabesi diyeceğimiz özellikler sözlükte ayrı harfler olarak değerlendirilmiştir.

ABḲAT (Abıkat): Avukat.

ACIḪ: Azıcık, biraz.

AĞ: Ak, beyaz.

AĞBATI: Akibeti, sonu.

AĞCIL: Ağarmaya yüz tutmuş.

AĞIZ: Meyva ve sebzede ilk ürün. Kuzulayan koyunlardan alınan ilk süt

AĞIZ DADI: Huzur.

AḪIRI: Son, sonunda.

ALACA: Erkek gömleği dikiminde kullanılan çizgili, pamuklu kumaş, basma.

ALMA: Elma.

AMANAT: Emanet,

APARMAḪ: Götürmek.

ARI SİLİ: Tertemiz.

ASBAP: Esvap, elbise.

AŞLIḪ: Yemek yapmak için gerekli malzeme. Bu malzemeye çarşıdan alınan et, sebze ve yeşillik ile evde bulunan malzemeler de dahildir.

AVSINNAMAḪ: Büyüyü bozmak, zehirli hayvanlara ve onların sokmalarına karşı bağışıklık sağlamak için şerbetleme

BABIGİT: Babayiğit, cesur.

BAĞMANÇI: Bağban, bağcılıkla uğraşan kişi.

BAḪÇAÇI: Bahçe çalışanı, bahçe sahibi.

BALAḪ: Pantolon paçası.

BALCAN: Patlıcan.

BARMAḪ: Parmak.

BAYAḪ: Az önce.

BAYRI: Bari, hiç olmazsa.

BAZRAḲI: Sümüklü böcek.

BEDDE’E: Beddua, kargış.

BEDE’ET: Çirkin ses veya görüntü.

BÉFEHEM: Akılsız, düşünemeyecek durumda, olanın bitenin farkında olmayan.

BÉḪTİREŞ: Kara bahtlı, bahtsız, şanssız.

BÉLE: Böyle. Bu şekilde.

BELEŞ: Bedava.

BELENGEZ: İşe yanaşmayan, söz dinlemeyen, bildiiğini okuyan,amaçsız kişi.

BÉL VERMAḪ: Arka çıkmak, desteklemek.

BELLE’E: Yosun karışık, pis kokulu çamur.

BELLEMAḪ: Öğrenmek. Hasta ziyaretine gitmek. Ezberlemek.

BÉMAL: Sahipsiz, yuvasız.

BÉMIRAT: Amacına ulaşamayan, ulaşamadığı için mutsuz olan kişi.

BES: Sadece, yalnız edatı.

BET: Kötü.

BEZZAZ: Manifaturacı, bez satan kişi.

BILDIR: Geçen yıl.

BIḪÉRİ: Baca.

BİBİ: Hala, babanın kız kardeşi.

BİREZİM: Birazcık.

BOY DÉMAḪ: Her türlü riski ve zararı göze alarak bir işe girişmek.

BÖGİN: Bugün.

BUḪÇA: Bohça.

BURĞIL: Bulgur.

BÜRİK: Yüz örtüsü.

CAĞ: Demir parmaklık.

CAHALLIḪ: Gençlik.

CEFT: Palamut kabuğu.

CELEP: Hayvan alım satımı yapan kişi.

CEMEL: Duvar.

CENGERİ: Bakır oksit rengi.

CÉRYAN: Elektrik akımı.

CÉYRAN: Ceylan, ahu, gazal.

CIBILDIZ: Kimi kimsesi, utanması olmayan zararlı kişi.

CIFIT: Kötü niyetli, söz ve hareketleriyle ortamı bulandıran kişi.

CILḲ: Bozuk. Daha çok yumurta ve domates için kullanılır.

CIZZIḪ: Çizgi.

CİNCIḪ: Berrak, saydam eşya. Ayrıca temiz ortamlar için benzetme elemanıdır.

COĞAP: Cevap.

COLÉ: Köpek yavrusu.

CULLIḲ: Hindi.

CÜCİK: Civciv.

CÜNK: Köşe.

CÜRRE: En üst perdeden, en ince sesle mâni veya hoyrat okuyan ses, tenor.

ÇAḪŞAŞMAḪ: Masa veya sandalyenin ayaklarından birinin zamanla aşınarak, eğilerek diğerlerine göre kısalması durumunda masa ve sandalyede oluşan oynama.

ÇAḪŞAŞMAḪ: Mecazi anlamda korkudan veya şaşkınlıktan eli ayağı birbirine dolaşmak.

ÇAPIT: Bez, Urfa’da her türlü pamuklu dokuma.

ÇARPANA: Ayakkabı eskisi.

ÇAVMAḪ: Telaş ve aceleyle didinmek, uğraşmak, ısrarla emek vermek.

ÇEKİŞMAḪ: Kavga etmek, dövüşmek, ağız dalaşı yapmak, münakaşa etmek.

ÇEPPEL: Elinden iş gelmeyen, yaptığı iş eline yakışmayan.

ÇEPPİK: Alkış, el çırpma. Eli tez.

ÇIḪARI: Dışarı.

ÇIḪIN: Çıkı, küçük bohça.

ÇINDIR: Çiğ köfte için taş üstünde tokmakla dövülen etin bir bıçak yardımıyla alınan sinirleri.

ÇIRNAḪ: Yırtıcı hayvanların keskin tırnağı.

ÇITRIḪ: Belalı, etrafına zarar veren, baştan kolay savılamayan kişi.

ÇİGRİMAḪ: Yıkana yıkana rengi solmak.

ÇİMMAḪ: Yıkanmak.

ÇİN: Omuz.

ÇİRTİKLİ: Çentikleri olan, kenarları girintili, çıkıntılı.

ÇÖRTEN: Yağmur oluğu.

DALAZ: Alçaktan esen ve büyük toz bulutu yapan yaz rüzgârı, küçük hortum.

DALDALANMAḪ: Tehlikeden uzak bir yere sığınmak.

DARAḪ: Tarak.

DAYZA: Teyze.

DEBELENMAḪ: Mecazen yaşamaya çalışmak, kendi yağında kavrulmak.

DEGİRMİ: Yuvarlak anlamındakullanılmakla beraber kare(dört köşe) anlamında da kullanılır.

DEH DÜŞMAḪ: Farkına varmak.

DEḲḲE: Dakika.

DELBİKE: Darbuka.

DELEME: Topaç.

DELLO BİR: Beş taş oyunu.

DEMLEGİ: Egzama.

DENK: Sersem.

DENGİZ: Deniz.

DENNO: Deli.

DÉRDÉMEZ: Aradan fazla zaman geçmeden, sonrasında, akabinde.

DEREK: Tahtadan yapılmış raf.

DEVİRSİ: Ertesi, bir sonrası.

DEVŞİNMAḪ: Çocuklar için kullanılan yerinde duramamak, hiper aktif olmak.

DIBIḪ: Yapışkan, yapış yapış.

DIḲNA: Nokta, benek.

DİGDİGİŞ: Aslında horoz dövüşü için kullanılan bir kışkırtma ünlemidir. Aynı zamanda büyük kavga anlamına geldiği gibi kavga edenleri kışkırtmak için de kullanılan tahrik ünlemidir.

DİŞ: Rüya, düş.

DÖGİN: Dövme.

DÜGİRÇİ: Görücü.

EBU DELEP: Cömert.

EDĞEM: Kötü niyetli.

EFİN TEFİN ÉTMAḪ: Darmadağın etmek, altını üstüne getirmek.

EḤKEM: Komik, espritüel, olaylara iyimser yaklaşıp bunlardan espri türeten.

ELLE’EM: Allah en doğrusunu bilir ya, galiba.

EPRİMAḪ: Kumaşta kullanıla kullanıla incelerek çürümek.

ET DAŞI: Çiğ köfte yapmak için kullanılacak yağsız etin ağaç bir tokmakla dövüldüğü siyah taş.

EZAḪANA: Eczahane.

EZVEḤ: Zahmet, sıkıntı, zorluk.

ÉLE: Evet, öyle, aynen.

ÉNME: Felç, inme.

ÉRGÜNNİZ: Günün mümkün olan erken saatinde, akşam olmadan güneş batmadan, vakit varken gibi anlamlar taşıyan bir ikilemeyken zamanla kalıplaşmıştır.

ÉŞİTMAḪ: Duymak.

ÉYYİ: İyi. Evet, tamam.

‘EBDAL: Hak aşığı, derviş.

‘EBÉTARAN: Güzel kokulu, biberiyeye benzeyen, mevsimlik bir saksı bitkisi.

‘ECEP: Acaba.

‘ECIYAN: Aile terbiyesi görmemiş, etrafa zarar veren çocuk olup genelde çoğul olarak kullanılır.

‘ECİZMAḪ: Bıkmak, usanmak.

‘EDİ: Rakip, düşman. (Adu sözüden).

‘EKÂZA: Baston.

‘EKİS: Aksi, ters, inadına, başına buyruk kişi.

‘EḲRAP: Akrep.

‘ELLEF: Hububat komisyoncusu.

‘ENNEP: Hunnap.

‘ENKEBUT: Bir tür iri ve zehirli böcek türü olup Urfa’da daha çok sinsi ve tehlikeli insanlar için kullanılır.

‘ERABANA: Araba.

‘ETEBE: Oda eşiği. Eşiğin kare şeklinde olması ve kapının açılıp kapanmasına müsait ölçülerde olmasıdır.

‘ÉYNİM: Aynen.

‘EYRETİ: İğreti, geçici, ödünç.

‘EYZE: Elbise.

FARŞ OLMAḪ: Sırları ortaya çıkmak.

FEḲETİM Kİ: Fakat anlamındaki bağlaç.

FÉRİK: Genç, civan.

FIRLANMAḪ: Dönmek. Baş dönmesi için kullanıldığı gibi etrafta gezinmek anlamında da kullanılır.

FIRT: Iska.

FİLANKES: Adı lazım değil, herhangi biri.

FİLLÉZ: Müflis, parasız. “İflas” sözcüğünün yerel söylenişidir.

FİRK: Bel fıtığı.

FİT OLMAḪ: Razı olmak, anlaşmak.

GEDEMEÇ: Eşik.

GERMEÇ: Islanmış veya yıkanmış giysilerin kurutulduğu çamaşır ipi.

GES: Çamaşır.

GES YAḪAMAḪ: Çamaşır yıkamak.

GEZENGE: Çiçek tozu.

GİŞİ: Koca, eş, zevc.

GÖZİ YASSI: Duyarsız, özellikle namus konusunda fazla toleranslı.

GÖZZELLIḪ: Şark çıbanı.

GÜMBİK: Elin yan tarafıyla vurulan yumruk.

ĞERBİ: Batıdan esen rüzgâr.

ĞENO: Sevimsiz kişi.

ĞIJJİK: Dolaşık ve taranmamış saç.

HAHO: İmdat.

HAMPA: Sebze ve meyve komisyoncusu.

HALLAHOP: Gürültü, patırtı, karışıklık ağız dalaşı, meydan kavgası.

HAYHO: Bıkkınlık ifade eden bir ünlem.

HE: Evet.

HÉ: Anlamadım, bir daha söyle anlamında bir ünlem.

HELBET: Elbette.

HEMTAŞ: Akran.

HEREMİZ: Her birimiz.

HİM: Dip, temel.

HİNDİ: Şimdi, az önce, az sonra.

HÜSMAḪ: Susmak.

ḤEBBE: Habbe, tane.

ḤEBBELEMAḪ: Tanelemek.

ḤECET: Hacet; çekiç, kerpeten pense, tornavida gibi el aletleri.

ḤELLAVÉ: Siyah çizgili pamuklu kaba ve ucuz kumaş.

ḤELLİ ḤERAM: Haram olduğu şüphesiz, adam akıllı haram, her bakımdan haram, “boşa gitmek” anlamlarına gelen ikileme.

ḤEMBAL: Hamal.

ḤENEK: Şaka.

ḤEPPÉ: Kılıbık.

ḤÉRSLENMAḪ: Öfkelenmek.

ḤESİT: Hasut, kıskanç.

ḤEŞŞE: Haşa.

ḤÉŞTİR: Sürünün en iri devesi. (Benzetme amacıyla kullanılır).

ḤEYAT: Avlu.

ḤEYİF: İntikam duygusu.

ḤİLLE: Hile, dalavere.

ḤÜLLİYET: Bir kişinin sahip olduğu altın lira ve altın süs eşyasının tamamı.

ḤÜMBİL: Uyumayan çocukları korkutmak için anne ve diğer ev halkı tarafından söylenen korkunç hayali varlık, umacı.

ḤÜRT ETMAḪ: Sözünden caymak.

ḪAḪ: Yabancı, el alem.

ḪAMPARA: Taş kesimi sırasında ortaya çıkan ve fire mesabesinde olan yontulmamış taş. Halk arasında kaba saba insanlar için benzetme yoluyla söylen söz.

ḪAPAN: Aç.

ḪAPḪAP: Takunya, nalın

ḪARBIL: Kalbur.

ḪARḪARİYAT: Kaynağı belli olmayan maddi bir gelirle veya miras yoluyla gelen parayla, malla zenginlik içinde yüzme, düşünmeden para harcama durumu.

ḪARḪUT: Hurda, döküntü anlamında olup genelde motorlu taşıtlar için kullanılır.

ḪARMANATO: Karbonat.

ḪAS: Marul.

ḪAŞḪAŞ KEḤKE: Peksimetin simit halinde yapılmış şekli.

ḪAŞLIḪ: Harçlık.

ḪAVLANMAḪ: Kumaşta ateş etkisiyle kızarıklaşmak.

ḪAZNA: Su deposu.

ḪELFE: Kalfa.

ḪÉR: Hayır, iyilik, ihsan, lütuf, bağış.

ḪÉRAT: Hayrat, yapılan hayır işleri.

ḪÉRLİ NEḤFİLİ: Hayırlısı, sonu iyi gelir inşallah.

ḪERRUŞ: Çelimsiz.

ḪÉT: Kendir bitkisinden yapılan ham iplik.

ḪÉTİ KESİLMAḪ: Korkmak.

ḪETİR: Hatır, gönül hoşluğu.

ḪEZVEL: Kömür ufağı.

ḪILLÉSİ: Sünepe, zavallı.

ḪILT: Ayak parmakları arasında kaşınmayla başlayan, kanayan ve yara haline gelen bir tür ekzama.

ḪIMBIL: Beceriksiz.

ḪIMḪIM: Konuşurken burnundan konuştuğu için ne dediği anlaşılmayan kişiler için kullanılır.

ḪIMSIMAḪ: Sulu yemeğin ekşiyerek bozulması.

ḪIRA: Kısa boylu ve bedeni gelişmemiş insanlar için kulanılan bir yakıştırma.

ḪIRÇİK: Yırtık pırtık.

ḪIRḪANA: Saymaya değmeyecek kadar gereksiz kalabalık aile.

ḪIRḪEŞEK: Sayılmaya değer olmayan, alınmaya değmeyen önemsiz şeyler.

ḪIRIF: Bunak, moruk.

ḪIRPKESEN: Etkisini hemen gösteren ilaç. İlacın etkisini övmek için kullanılır.

ḪIRPO: Kolayca kandırılmaya müsait kişi.

ḪIŞIR: Bilezik, yüzük, küpe, gerdanlık, beşibiryerde gibi altından yapılmış süs eşyası.

ḪIŞ OLMAḪ: Çok yorulmak, bitkin hale gelmek. Hayal kırıklığına uğramak, ümitleri suya düşmek.

ḪITTI: Acur, hıttacur. İnce uzun, derin yivli, açık yeşil renkte bir salatalık türü.

ḪIZMA: Daha çok kırsal kesimde kullanılan, altın veya gümüşten yapılan, kadınların burun kanatlarını delerek, burun kanatlarına taktıkları süs eşyası.

ḪÖVF: Korku.

ḪÖVFLENMAḪ: Korkuya kapılmak.

ḪULANMAḪ: Kızmak, öfkelenmek.

ḪULḪ: Neşe, moral, bir işi yapabilme isteği, bir iş için gösterilmesi gereken sabır.

ḪURÇ: Sırtta taşınan veya binek hayvanlarının sırtına vurulan keçi kılından örülen veya deriden yapılan küçük heybe.

ḪURDAḪAŞ: Paramparça anlamında yansıma bir sözcüktür.

ḪURP: Topaç çevirirken yani deleme çalarken bir topacın yere yatırılarak diğer topaçların bu topaca vuruş.

ḪUVA: Bir alışverişte müşterinin satıcıdan aldığı fazlalık.

IŞIḪ TAḲASI: Kablar ve çardaklarda odanın avluya bakan duvarının üst orta tarafında yer alan küçük pencere.

İÇ ÉTMAḪ: Bir malın veya paranın üstüne oturmak.

İFAḪ: Ufak, küçük.

İFALAMAḪ: Ufalamak.

İḤTİRAZ: İtiraz, karşı çıkma.

İLAN: Yılan.

İLANGÉÇ: Yengeç.

İLINÇAḪ: Salıncak.

İNDEKÇİ: Haberci.

İNNE: İğne.

İNNEÇİ: Seyyar iğneci.

İNNEDANLIḪ: Üstüne her türlü iğnenin kaybolmaması için saplandığı minik yastık.

İNTİḤAM: İmtihan, sınav, deneme.

İNTİLE: Mide fesadı, mideye büyük acı veren sancı.

İRAḪ: Uzak, ırak.

İRELİ: İleri.

İSILIḪ: İsilik. Islık.

İTİRMAḪ: Yitirmek, kaybetmek.

İZAR: Patiska.

‘İLLİK: Can, ruh.

ḲAB: Eski Urfa mimarisinde evin avlusuyla aynı düzeyde olan tonozlu odalar.

ḲABALA: Götürü.

ḲABALTI: Eski Urfa sokaklarında sokak üstüne yapılmış çardakların altında yer alan üstü kapalı geçit.

ḲABAR: Çıban, cerahat tutmuş yara.

ḲAÇMAḪ: Kadının dini ölçüler dahilinde nikâh düşen erkeklerle görüşmemesi, onlara görünmemesi; onların karşısına tesettürle çıkması.

ḲADAMAḪ: İki parçayı, özellikle kumaş parçasını birbirine dikerek iliştirmek.

ḲADANMAḪ: Mecaz anlamda takılıp kalmak.

ḲAFILLÉYİN: Ansızın, hiç beklenmeyen anda.

ḲAḪINÇ: Kakınç, yaptığı iyilikle karşısındakini minnet altında tutmak.

ḲAḪMAḪ: Kalkmak.

ḲAḲIRCIMAḪ: Ceviz ve sade yağda soğuk etkisiyle veya mevsim dönümüyle meydana gelen acıma.

ḲALA: Kale.

ḲALINT: Kalın.

ḲAMḲA: Kıymık, irili ufaklı ağaç artıkları.

ḲARAÇI: Çingene.

ḲARA ḤEVUÇ: Çörek otu.

ḲARALMAḪ: Kararmak.

ḲARA MOR OLMAḪ: Nasip olmamak, nasip olsa da hayrı olmamak.

ḲARANNIḪ: Karanlık.

ḲARḲA SABINI: Erken jeolojik zamanda oluşmuş ve oldukça yumuşamış kalker.

ḲAVALTAḪ: (Ḳabaltaḫ) Orta tarafı hafif şişkin, tümsek.

ḲAVLAḪ: Taze dış kabuğundan soyulmuş fındık, fıstık.

ḲAVURĞA: Kırık leblebi, susam, kendir tohumu, menegüç, karpuz çekirdeği birlikte kavrulur ve uzun kış gecelerinde çerez olarak yenir.

ḲAYMAḪ: Ateş yakmak, kömürü kor haline getirmek.

ḲAZATA: Gazete.

ḲAZLAMAḪ: Alışverişte kandırarak pahalıya satmak.

ḲAZOCAĞI: Gaz ocağı.

ḲAZYAĞI: Gaz yağı.

ḲEBİḤET: (Ḳebḥet) Kabahat.

ḲEDA: Kaza. Kötülük, bela.

ḲEDEḤ: Bardak.

ḲEDEYİF: Peynirli kadayıf.

ḲEDİYM: sürekli, devamlı.

ḲEFLE: Kafile, grup.

ḲEḤET: Yokluk.

ḲELBİNE ALMAḪ: Hoşuna gitmemek, haz almamak.

ḲELİP: Kalıp.

ḲELİBE ÇEKMAḪ: Hizaya getirmek, haddini bildirmek.

ḲEMİŞ: Kamış.

ḲENEVÜZ: Kavanoz.

ḲENNE: Cam kırığı.

ḲENNE: İdare lambası camı.

ḲERBİGİT: Kimsesiz yabancı. “Garip yiğit” tamlamasının yerel söylenişi.

ḲEREZ: Garez.

ḲERİ: Yaşlı kadın.

ḲERİCİK: Fazla suda kalmaktan el ve ayaklarda meydana gelen buruşma.

ḲERİMAḪ: Kadında yaşlanmak.

ḲERİMAḪ: Üstünde kalmak, niteliği iyi olmayan bir şeyi sahiplenmek zorunda kalmak.

ḲERİP: Yabancı.

ḲERİPÇE: İstanbul Türkçesi.

ḲERULYA: Karyola.

ḲEŞMER: Maskara, kişiliksiz.

ḲEYİPMAḪ: Elden kayıp düşmek.

ḲEYRİ: Başka, gayri.

ḲEYSİ: Kayısı.

ḲEZUZ: Gazoz.

ḲICIḪ: Gıcık, hoş olmayan, göze, kulağa, gönle hoş gelmeyen.

ḲIDIḪLAMAḪ: Parmaklarıyla dokunarak güldürmeye çalışmak, gıdıklamak.

ḲILEFET: Boy bos.

ḲILḲEDEḤ: Topaç çevirmede yere atılan topacın dengesini bularak yerde kusursuz bir şekilde dönmesi durumu.

ḲILT: Uç, taraf.

ḲIRMA: Kadayıf telleri yoğurularak ufalanır ve kırma kadayıf yapılır.

ḲIRNAZ: Cimri, nekes.

ḲIRTİK: Kertik, ufak parça, çok az.

ḲIVÉRTMAḪ: Gitmesine izin vermek, elinden çıkarmak.

ḲIZDIRMAḪ: Ateşi yükselmek.

ḲİT: Güvercin.

ḲOÇAḪ: Mert, yiğit, erkek, kahraman.

ḲOHI: Koku.

ḲOLTIḪ: Koltuk.

ḲONŞI: Komşu.

ḲORIḪ: Koruk, olmamış üzüm.

ḲUC: Çocuk dilinde kucak.

ḲUDIRIḪ: Kudurgan, hiper aktif.

ḲULBE: Kıble.

ḲULINÇ: Omuz.

ḲULÉTAN: Ev olmakla beraber evden çok sığınılacak bir odacık.

ḲUMḲUMA: Büyük kertenkele.

ḲUNCÉ: Sözüne veya dostluğuna güvenilmeyen.

ḲUNT: Sağlam.

ḲURINTI: Kuruntu, ham hayal.

ḲURḲ: Kuluçka.

ḲURḲURŞIN: Kurşun.

ḲURRE: Kabadayı, kendinden razı, kimseye minnet etmeyen.

ḲURRİK: Kabadayı olmadığı halde kendini öyle göstermeye çalışan kişi.

ḲURTATMAḪ: Kurtarmak.

ḲURTILMAḪ: Bir tehlikeyi savuşturmak, bir belayı atlatmak, rahata kavuşmak.

ḲUTTİK: Boyu kısa.

ḲUY: Kuyu.

KÉÇEL: Hastalık nedeniyle yer yer kelleşmiş saç.

KÉÇEŞMAḪ: Uyuşmak, karıncalanmak.

KÉF: Keyif.

KÉFÇİ: Tiryaki.

KEFİN: Kefen.

KEFLEMAḪ: Yutmak. Ancak hap kullanımında veya kahve gibi toz halinde olan yutmalar için kullanılır.

KEHİLDEMAḪ: Çok yorulduğu için sık nefes alıp vermek.

KEḤKE: Her tür simit.

KEḤKELENMAḪ: Yılanın kendini korumaya almak için dairesel hale gelmesi. Mecazen bir yerde çöreklenmek.

KEKÉ: Delikanlı, dost, kardeş.

KELEP: İplik çilesi.

KELLE: Altın lira, cumhuriyet altını.

KEM ’EYAR: Ayarsız.

KEMMİN: Kimyon.

KEPİR: Fazla işlenmemiş verimi yüksek tarla.

KEPKEPE: Ünlüler, adı kulağına değenler, memleketin ileri gelenleri.

KEREVİT: Sedir, divan, kanepe.

KERḪUT: Hurda.

KERKERE: Kıdemli azılı, aman vermeyen, yaman.

KESİM: Şart, koşul, evlilikte kız evinin istekleri.

KETENKÖYNEGİ: Kabuğu beyaz benekli fıstık veya ince kabuklu incir.

KİFFİK: Kir, pas.

KİFTE: Köfte.

KİFT OLMAḪ: Takati tükenmek, yorgun düşmek.

KİLAŞ: Açık, tokalı yazlık ayakkabı.

KİLDANLIḪ: Kadınların hamama giderken hamam bohçalarına koydukları bir el büyüklüğündeki madeni kutu.

KİMİN: “Gibi” benzetme edatı.

KİRİF: Kirve.

KİRLİK: Gündelik yaşamda,ev, bahçe ve bağ işlerinde giyilen elbise.

KÔR: Kör, görme özürlü.

KÔRAḪMAḪ: Basireti bağlanmak.

KÔRA FEHEM OLMAḪ: Basireti bağlanmak, fehmi körelmek.

KÔR ÇIḪIN: Kör çıkı. Parası yokmuş gibi davranan fakat her zaman tedarik bir parası bulunan ve bunu herkesten gizleyen kişi.

KÔR TAKA: Odadaki yüklüğün iki tarafına yapılmış, narkası örülü pencere görünümlü girinti.

KÖLGE: Gölge.

KÖM: Küme.

KÖMÇEK: Soy sop, tezahür.

KÖMEÇ: Ebegümeci.

KÖSTEKLEMAḪ: Mecaz anlamda işin yapılmasına engel olmak, ket vurmak.

KÖTEK: Dayak.

KÖVLİ: Köylü.

KÖYNEK: Gömlek.

KÜNCİ: Susam.

KÜRELEMAḪ: Fırlatmak.

KÜSİ: Küsme.

LAĞAP: Lakap.

LALİK: Dilsiz.

LAPPAN: Ağız dolusu.

LEC: El çabukluğuyla, mantık oyunlarıyla, laf kalabalığıyla kandırmaya çalışmak, oyuna getirmek.

LEFİR LEFİR: Büyük bir iştah ve istekle anlamında kullanılan ikileme.

LEḤSE: An, herhangi bir zaman, lahza.

LENGÔ: Aptal, geri zekâlı.

LÉYLİ: Salıncak.

LÉYMUN: Limon.

LIĞÉ LIĞÉ: Yerde yavaş yavaş yuvarlanmak.

LO: Erkekler arası konuşmalarda geçen “ya” anlamındaki bir ünlem.

LOĞÇI: Para karşılığında dam loğlayan kişi.

LOḪKÉŞ: Loğ çeken, loğcu, dam loğlayan.

LOĞLOĞ: İplik makarası.

LOḲIŞ: Yokuş.

LOLO: Oyun, numara.

LOPLOP: Bol etli yemek, hesapta olmadığı halde herhangi bir masrafa girmeden bulunulan ziyafet, bedava yemek gibi değişik anlamları olan argo sözcük.

LOPPO: Şişman, kilolu.

LOT: Etin kuyruk kısmı.

LÖKYE: Sardunya, bir tür saksı çiçeği.

LÖ’ÖP: Oyun, hile.

MABAL: Vebal.

MABÉN: Ara.

MADAM: Madem, mademki.

MADRAP: İş ortamı, ekmek kapısı, ekmek teknesi, gelir getiren uğraş.

MAHANA: Bahane.

MALAMAT: Melamet, rezillik.

MARDAFİLLİK: Herhangi bir şey. Lazım olduğunda ismi akla gelmeyen eşya.

MARHAMA: Büyük mendil.

MARISTAN: Akıl hastanesi.

MASMAḪANA: Basmane, basmahane.

MAZMAZI: Azılı.

ME’DE: Mide.

ME’É: Çocuk dilinde kuzu.

MEḤEL: Olduğu sırada, esnasında.

MEḤLE: Mahalle.

MEḤSİM: Masum, suçsuz, zavallı çocuk.

MEKİR: Uğraşılması zor, şakacı adam.

MELḤEFE: Yüz geçirilen veya kaplanan yorganın alt tarafına dikilen beyaz patiska.

MELLES: Kevgir, süzgeç görevi gören kepçe.

ME’MELE: Muamele, davranış, işlem.

MERTEK: Direk.

MEYḪOŞ: Ekşimsi, mayhoş.

MIÇ: Çocuk dilinde öpücük.

MIÇ ÉTMAḪ: Çocuk dilinde öpmek.

MIḪ: Çivi.

MIḲRIZ: Cimri.

MILLA: Molla.

MIRDAR: Mundar.

MIŞḲILLÉZ: Alet, edavat. Lazım olduğunda adı unutulan bir parça veya alet.

MİBAR: Turfanda sebze veya meyve, sebze ve meyvelerin ilk ağzı.

MİḤEYYER: Muhayyer.

MİMBAR: Bumbar.

MİTİL: Yüz veya kılıf geçirilmemiş yorgan.

MORMORI: Azılı, keskin.

MÜDEBBİR: Tutumlu, savurgan olmayan kişi.

MÜDİ: Zararlı.

NAĞARA: Düğün davulu.

NAḲIL: Defa, kez, sefer.

NAMMIS: Namus.

NANCA: Ne kadar.

NÉCE: Nasıl.

NÉÇE: Ne zamana kadar.

NÉÇİYE: Ne kadara, kaça, fiyatı ne.

NE’ERE: Sevinç gösterisi olarak nara.

NEḤFİLİ: Yararlı, hayırlı.

NE’LET: Lanet.

NE’NE: Nane.

NENNİ: Ninni.

NEZZELMAḪ: Kumaşın yıpranmasından ötürü kumaşta meydana gelen incelme.

NİKKİL: Kuşlarda ve kümes hayvanlarında gaga. Mecazen bir şeyi bedava ele geçirmek.

NİŞE: Nişasta.

NİYNİM: Ne yapayım?

ODIR BIDIR: O zamandan beri, o olaydan sonra.

OĞINMAḪ: Sessizce kıvranmak.

OḪ: Ok.

OḪIMAḪ: Okumak.

ORTANCIL: Ortanca.

OTIRAḪÇI: Halı, kilim, keçe satan esnaf.

OYAḪ: Uyanık, dikkatli.

OYANMAḪ: Uyanmak, kendine gelmek.

OYARMAḪ: Uyarmak, ikaz etmek.

ÖFELEMAḪ: Ovalamak, masaj yapmak.

ÖGDAḪKİ: Öndeki.

ÖGE: Öz olmayan, üvey.

ÖGLİK: Önlük.

ÖKSEMAḪ: Özlemek.

ÖLE: Öğle.

ÖNG: Ön, ön taraf.

ÖRGETLEMAḪ: Önceden tembih ederek nasıl davranması gerektiğini söylemek.

ÖRGETMAḪ: Öğretmek.

ÖRİK: Örük, saç örgüsü.

ÖRTİ: Yorgan, döşek ve yastıktan oluşan yatak takımı.

ÖRTİK: Örtülü.

‘ÖCİK: Bahane.

‘ÖLBE: Yoğurt konan, tahta kasnaktan yapılmış 10-12 L kapasiteli yuvarlak kap.

‘ÖO: Öcü.

‘ÖTRE: Itır, saksıda yetişen hoş kokulu bir süs bitkisi.

PAFILDAMAḪ: Kedilerin öfkelenmesine istiareyle öfkeyle solumak, sinirleri yatışmamak.

PAḲLANĞUÇ: Kare, baklava dilimi.

PAḲLAVA: Baklava.

PALAN: Semer.

PALAS: Kıl dokuma yer sergisi.

PAMBIḪ: Pamuk.

PANGINOT: Banknot. kâğıt para.

PAPÉL: Lira, kâğıt para.

PARÇA GÖRSTETMAḪ: Mecaz anlamda yapacağı bir kötülüğün, alacağı bir intikamın ipuçlarını vermek, çıkacak olayları hissettirerek üstü kapalı olarak tehdit etmek.

PARPAZLAMAḪ: Can çekişircesine çırpınmak.

PASMANDA: Satılma ümidi taşımayan, satıcısının boğazına kalmış ticaret eşyası.

PATPAT: Patlamış mısır.

PAYAM: Badem.

PAYDAŞ: Denk, eşit, aynı yaş, boy, kilo konumunda aynı; muhatap.

PEḤKEM: Muhkem, sağlam, dayanıklı.

PEL PEL: Bomboş, bön bön anlamında ikileme olup bakmak fiiliyle birlikte kullanılır.

PENCER: Pancar.

PÉNDİR: Peynir.

PEPE: Çocuk dilinde ekmek.

PERK: Berk, sağlam.

PÉSTE BEKLEMAḪ: Mecazen fırsat kollamak.

PÉŞKİR: Havlu.

PÉŞTİMAL: Peştemal.

PÉYḪEMBER: Peygamber.

PÉYİK: Şalvarda bol bırakılan ve sallanan orta kısım.

PEZVENT: Pazubent, pazı bağı.

PIÇ ÉTMAḪ: Çocuk dilinde öpmek.

PIÇAḪ: Bıçak.

PIḪÉRİ: Buhari, buharlık, baca.

PIRAVA: Prova.

PISḲILÉT: Bisiklet.

PİN: Tavuk kümesi.

PİNTİ: Pasaklı.

PİRÇİKLİ: Havuç.

PİRPİRİM: Semizotu.

PİSİK: Kedi.

PİSKİVİT: Bisküvi.

PİYAR: Pınar, eşme, su kaynağı.

POLAT: Çelik.

POZMAḪ: Bozmak.

PÖÇ: Kuyruk sokumu kemiği.

PÖÇİK: Sigara izmariti.

PÖLMAḪ: Bölmek.

PUÇ: Boş.

PUÇ OLMAḪ: Soğuktan hareketsiz hale gelmek, donayazmak.

PUÇ TUTMAḪ: Yok saymak, hesaba katmamak.

PUL: Düğme.

PUŞ: Hasattan sonra kalan uzun buğday sapları.

PUŞI: Kırsal kesimdeki erkeklerin evden çıkınca yaz kış başlarına örttükleri beyaz örtü.

RAḪT: Fişeklik.

RAY: Oy, rey.

REBBİLBÉT ḪEḲḲI: Urfa’da “Allah’ın evi: Kâbe” adına yapılan bir tür yemin.

REBBU’É: İşe yaramaz, sözüne güvenilmez, beş para etmez kişi.

RE’BİL: Kaparo.

REḤEN: Fesleğen çiçeği.

RIḪT: Basamak yüksekliği.

RİK: Kin, düşmanlık.         

RUT: Parasız, müflis.

SADA: Hep, her halde, her zaman, sadece.

SAĞALMAḪ: Yaranın iyileşmesi. Yaranın derinleşmesi durumu.

SAḲḲAVI: Böbreklerde üşüme sonucu meydana gelen idrar ifrazatının çoğalması.

SAḲḲO: Ceket.

SALACA: Ölü yıkanan tahta kerevet, nakış tahtası.

SALMAḪ: Bir yere bir haber veya kişiyi göndermek.

SAPḲANA: Mutat hilafına, alışık olunmayan, şu ana kadar olmamış gerçekleşmemiş.

SARIḲIZ: Muşmula.

SATIBAZAR: Alışveriş.

SAVUḪ: Soğuk.

SEBBEḤ: Sabah.

SEDEḲE: Sadaka.

SEDİR: Kerevet, divan.

SEGZEN: Seksen.

SEḤEP: Sahip.

SEḤERLIḪ: Sahurluk.

SEḲEMET: Arıza, kaza, kavga, maraza, anlaşmazlık.

SEḲḲEL: Sakal.

SEKKİ: Yazın oturmak amacıyla avlu düzeyinden 35-40 cm yüksekte doldurulmuş, üstü taş kaplama olan, üzerine halı, çul gibi sergiler serilen, 8-10 metre karelik alan.

SEKLİM: Sanki, mesela, farz et ki.

SEPMAḪ: Serpmek.

SERİNÇ: Sarnıç.

SICCAḪ: Sıcak.

SIFAT: Yüz, çehre, surat.

SIḤIM: Bir elin içinde sıkılacak miktarda köfte.

SIḪLAMSU: Sırılsıklam.

SIRFA: Sofra.

SIRIF: Paydos.

SIRĞA: Eşeğe yük yüklemek için semerin üstüne konan, iki tarafı açık, pamuk ipinden veya keçi kılından dokunmuş bir tür büyük heybe.

SIRSIR: Ağustos böceği.

SITARA: Ev olmadığı halde zorunluluktan ev olarak kullanılan mekân.

SITIL: Kova.

SIYRINÇAḪ: Kaygan.

SİYE: Sana

SİLLE: Tokat.

SİLEPÇE: Musluk suyunun olmadığı dönemlerde yemekten sonra aile reisinin veya misafirlerin ellerini yıkamak için önlerine tutulan ibrikten akan suyun biriktiği atık su kabı.

SİMOTI: Yüzü gülmeyen, asık suratlı.

SİMSİRİK: Sümük.

SİNGİR: Sinir.

SİRE: Saten karışık parlak sert kumaş.

SİYENÇ: Ağaç dallarından veya çırpıdan yapılan bahçe çit.

SOLIḪ: Soluk, nefes, bir an olsun.

SOLIḪDAŞI: Urfa mimarisinde kapının önüne iki taraflı kare prizma şeklinde, üstü düz karşılıklı iki taş konur. Bu taşlar aslında binek taşıdır. Bu taşların nispeten alçak olanlarına yoldan geçen yaşlı ve hastalar dinlenmek, soluklanmak için oturduğundan bu taşlar bu adla da anılmıştır.

SORA: Sonra. (Soyra, Soyna, Sona).

SOYRAḪKİ: Sonraki.

SÖGMAḪ: Sövmek, küfretmek, hakaret anlamında sözler söylemek.

SÖLEMAḪ: Söylemek.

SUḪRA: Angarya iş.

SUPPA: Sıpa.

SUSAZMAḪ: Susamak, su içmeye ihtiyacı olmak.

SUSIZMAḪ (Susazmaḫ): Susamak.

SUVAḪ: Sıva.

SUVAḪÇI: Sıvacı.

SUVARMAḪ: Hem hayvanlara su içirmek hem de çiçekleri sulamak anlamlarında kullanılır.

SUVAŞMAḪ: Birine yanaşarak ona rahatsızlık verecek derecede ondan ayrılmamak. Birilerine rahatsızlık vermek, tebelleş olmak, belaya bulaştırmaya çalışmak. Sıvaşmak.

SÜMİK: Kemik.

SÜREḤYE: Sürahi.

SÜZEK: Süzgeç.

ŞADI: Taklit yeteneği olan maymun.

ŞAḲŞAḲO: Gelincik.

ŞARPA: Eşarp.

ŞARVAL: (Şerval) Şalvar.

ŞAŞBÉŞ: Şaşı bakan göz.

ŞAŞO: Şaşı bakan gözlüler.

ŞEB: Şap.

ŞEGİRT: Çırak.

ŞEKKÂL: Ayakkabı, eski ayakkabı.

ŞELLEK: Yük.

ŞEMEME: Şemame, küçük ve hoş kokulu olan ve yenmeyen kavun.

ŞÉNELMAḪ: Neşelenmek.

ŞÉNELTMAḪ: Şenlendirmek, neşelendirmek.

ŞÉNİK: Fert, bir topluluğu oluşturan kişiler.

ŞE’RE: Şehriye.

ŞERREH: Etin üzerindeki yağ.

ŞERTİNE GİRMAḪ: İddialaşmak, iddiaya girmek.

ŞERTİ PIÇAḪ: Karpuz satışında kesmece.

ŞETTEḤLİ: Arsızca, gamsız, şen şakrak, atılgan.

ŞILLIḲ: Bir tür tatlı.

ŞIRLOP: Bedava, parasız.

ŞİFÉR: Şoför.

ŞİKÂT: Şikâyet, serzeniş.

ŞİKLENMAḪ: Ani bir sancıya tutulmak, şok bir sancıya maruz kalmak.

ŞİRE: Üzümün ezilip suyunun kaynatılması ile oluşan bulamaçtan yapılan “bastıḫ, çekçek, kesme, fıstıklı veya cevizli sucuk, muska” gibi tatlı kış yiyeceklerinin tümü.

ŞİRİK: Susamdan çıkarılan yağ, şırlağan.

ŞİTİL: Fide, küçük fidan.

ŞORBA: Çorba.

ŞOR: Tuzlu.

ŞORLAḪ: Tuzlu.

ŞÖRİK: Salya.

ŞÜŞE: Şişe.

TAḲA: Pencere.

TAḲLAÇI: Verdiği sözden cayan; bugün başka, yarın başka konuşan kişi.

TAMAN: “Hani” anımsatma edatı.

TANDIRLIḪ: İçinde her boydan kazanın kaynatılmasına, yufka ekmek yapılmasına müsait ocaklar bulunan mutfak.

TAPI ḲILMAḪ: Oturduğu yerde uyuklamak.

TARTARA: Yönetim boşluğu, disiplin yokluğu, sorumluların Sorumluluğunu yerine getirememe hali, kaos.

TAY OLMAḪ: Rakip olmak.

TEBE’ET: Huy, yaratılış, natura, tabiat.

TEBERİK: Hatıra, hediye.

TEBİ: Tabi, tabii, doğal olarak, normal koşullar altında.

TE’EDE: Eziyet.

TÉ HÉ!: (Té hu) İş işten geçti, heyhat anlamında bir ünlem.

TEĞLİT: Sahte.

TEḤḲİP: Takip, izleme.

TÉL TAY ETMAḪ: Üstesinden gelmek, gerekli düzenlemeleri yapmak, bir işi başarmak, işi yoluna koymak.

TELTİK: Hesaba gelmeyen, çapraşık, ondalıklı.

TEMBEHLEMAḪ: Tembih etmek, uyarmak, ikaz etmek.

TEMEḤ: Aç gözlü, tamahkâr.

TENE: Tane.

TENELEMAḪ: Üzüm, nar gibi meyveleri tane haline getirmek.

TEPPELEME: Ağzına kadar dolu.

TEPPİK: Tekme.

TEPPİK VURMAḪ: Mecazen bir alışverişte malın veya eşyanın olan veya olmayan kusurlarını söyleyerek alışverişe engel olmak, malın veya eşyanın değerini düşürmek.

TEPRENMAḪ: Kıpırdamak.

TEPRETMAḪ: Kımıldatmak, yerinden oynatmak.

TERİKLEMAḪ: Bağımlısı olduğu bir yeri, bir şeyi bırakmak.

TEŞḲELE: Taşkala, oyun.

TETİRBE: Çıkmaz sokak.

TÉV!: Vay be, daha neler anlamında bir ünlem.

TEZZE: Taze.

TIḲTIḲI: Cimri, nekes, zor para harcayan.

TIRÉFE: Somurtkan, asık yüzlü.

TIRNİK: Burnunun alt kanatları şark çıbanı nedeniyle yara olan kişi.

TIRRO: İşe yaramaz, bir değer taşımaz gibi özellikleriyle tanınan kişi.

TIRTIRRE: Kendi kendinden razı, otoriter görünmeye çalışan erkekler için kullanılan bir yakıştırma.

TİFİ!: Tükürme ünlemi.

TİK: Dik.

TİKE: Parça, et parçası.

TİKE KEBABI: Kuşbaşı kebap.

TİKEN: Diken.

TİKMAḪ: Dikmek.

TİLF: Üzüm veya domates posası.

TİRİNTAZ: Temiz ve zarif giyimli, yakışıklı; bu yüzden kendini beğenmiş, burnu havada, kurumlu.

TİSKİNMAḪ: Tiksinmek, iğrenmek. Orta hecede ünsüz göçüşmesi meydana gelmiştir.

TİV: Tüy.

TİVMAḪ: Kaçmak, firar etmek.

TİYARA: Uçak.

TİYEK: Bağlardaki üzüm asması kütüğü.

TOḪ: Tok, aç olmayan.

TOḪANMAḪ: Dokunmak, temas etmek.

TOḪANMAḪ: Zarar vermek.

TOḲAÇ: Çamaşır tokmağı.

TOLAZ: Avare ve parasız.

TOPÇANAḪ: Kâse.

TOPPIḪ: Topuk.

TOPREḤEN: Reyhan bitkisinin saksıda küre biçiminde, yuvarlak olarak gelişen türü.

TORINA DÜŞMAḪ: Birinin tuzağına düşmek.

TORPAḪ: Toprak.

TOSPAĞA: Kaplumbağa.

TOZÇI: Çöpçü, tenzifat işçisi.

TOZLIḪ: Çöplük.

TÖKİNTİ: Döküntü.

TÖKMAḪ: Dökmek.

TÖSPEḤ: Tesbih.

TUC: Tunç.

TULIḪ: Deriden yapılan ve içine yağ konan torba.

TUMAN: Külot.

TUMBIL: Tombul, şişmanca.

TUMBILTI: Müzikli eğlence.

TUMMAH: Suya dalmak.

TUD: Dut.

TUTIRIḪ: Ateş yakarken odunu veya kömürü tutuşturmak için kullanılan ince dal, mukavva, kâğıt türü atık malzeme.

TUV: Ne yazık ki iş işten geçti.

TÜḤPE ÇİÇEGİ: Tuhfe çiçeği, armağan çiçek. Kendini bir şey sanan, kendine ayrıcalık tanınmasını isteyen, bekleyen kişiler için kullanılır.

TÜKEN: Dükkân.

TÜLÜNGİ: Ahlakı ve yaşantısı bozuk kadın.

UḪÇIR: Uçkur.

UMBIRINDA OLMAMAḪ: Önemsememek, oralı olmamak.

UMI KÜSİ: Bir neden yokken, hiç yoktan küsme veya umduğunu elde edemeyerek küsme durumu.

URĞ: Ön, yüz yüze.

URĞINA DÜŞMAḪ: Önünde yürümek, yol göstermek, rehberlik etmek.

URĞAMAḪ: Geçerken uğramak.

URIBA VÉRMAḪ: Gelirin dörtte birini işletmeciye vermek üzere anlaşma sağlamak.

URIP: Çeyrek.

USTIFIL OLMAḪ: Anlaşmaya varmak.

UŞAḪ: Ana babaların dilinde kız olsun erkek olsun çocuk, evlat.

UTMAḪ: Oyunda ütmek, kazanmak.

UTIZMAḪ: Oyunda ütülmek, kaybetmek.

‘UD: Namus duygusu, utanma duygusu.

‘UDA BOĞILMAḪ: Gönüllü olarak değil, işi utandığı insanlar yüzünden kabul etmek.

ÜÇÜRİ: Nedeniyle anlamını taşıyan neden sonuç edatı.

ÜLEŞ: Leş.

ÜNLEMAḪ: Bağırarak çağırmak, davet etmek.

ÜREK: Yürek.

ÜSKEK: Yüksek.

ÜSTEÇELİK: Üstelik.

ÜTİZLEMAḪ: Gizlice izlemek, takip etmek, tarassut altında tutmak, zamanını kollamak.

ÜZ: Yüz.

ÜZBAR OLMAḪ: Yüzleşmek.

ÜZ BE ÜZ: Yüz yüze, yüz be yüz.

ÜZGEÇ: Yüzgeç, yüzme.

ÜZİK: Yüzük.

‘ÜLLİK: Çocukların ve delikanlıların oynadıkları gülle oyunundaki küçük çukur.

‘ÜMİR: Ömür, yaşam.

‘ÜZİR: Suç, özür.

VAA!: Demek öyle!

VAḪIT: Vakit.

VAḪIT: Hal, mecal.

VARİYET: Gelir, parasal varlık, zenginlik.

VARMAḪ: Evlenmek.

VÉÉ: Demek öyle.

VEEL!: Alay etmek için kullanılan bir ünlem.

VIĞIR VIĞIR: Aşırı kalabalığı ifade.

VIRRIḲ: İshal, bağırsak bozukluğu.

VİŞŞ: Özellikle kadınlar tarafından kullanılan bir şaşırma ünlemidir.

VURMAḪ: Mecazen çok lezzetli bir yemekten doyunca yemek.

YAḪALMAḪ: Yakarmak, niyaz etmek.

YAḪAMAḪ: Yıkamak.

YALAN YÉRTENE: Durup dururken, gereği yokken, hiç yoktan.

YALAVUZ: Yalnız.

YALDATMAḪ: Aldatmak.

YAMALAMAḪ: Yamamak.

YAMAMAḪ: Mecaz anlamda birine bir başka birini veya yapılan işi yakıştırmak, kakalamak.

YAMANMAḪ: Birinin yanına çıkar sağlamak veya korunmak ve o kişiyle beraber olduğu görüntüsünü vermek için yanaşmak.

YANAYAḪ: Yalınayak.

YANDI DÖNDİ: Mecaz anlamda durmadan taraf değiştiren, sözünün eri olmayan, güvenilmeyen kişi.

YANDIRMAḪ: Yakmak.

YANFIRI: Yanpiri, eğri. Mecaz anlamda karaktersiz.

YANTIRI: Yanlış, ahlaksız, emin olunamayan, ne zaman ne yapacağı belli olmayan kişi.

YAPIŞIĞI: Bitişiği.

YARI BIÇIḪ: Yarım yamalak.

YARIÇI: Bir tarlayı mevsimlik olarak sahibinden hasılatın veya kârın yarısını almak üzere işletmek kiralayan kişiler.

YARPAḪ: Yaprak.

YARVALMAḪ: Yalvarmak.

YASSILAMAḪ: Birinin konuşmasını taklit etmek, yansılamak.

YAVAŞLİYN: Yavaşça, yavaş bir şekilde.

YAVŞAḪ: Bit yavrusu. Daha çok hakaret ve sövme gibi durumlarda kullanılır.

YAYILMAḪ: Otlamak.

YAYILMA: Sere serpe oturmak, yan gelip yatmak.

YAYMAḲAP: İp yardımıyla çalışan ilkel matkap.

YAZZIĞI GELMAḪ: Acımak.

YAZZIḪ: Yazık.

YÉGELEMAḪ: Eğelemek.

YEKTEN: Durup dururken, hiç gereği yokken, beklenmeyen bir anda.

YÉL GİRMAḪ: Romatizmal hastalığa tutulmak. Soğuk etkisiyle kaslarda sertlik meydana gelmek.

YELLEḤÇİ: Yalaka, dalkavuk.

YÉLPİZE: Yelpaze.

YÉNGİ: Yeni.

YÉNGİDÜNYA: Yeşil erik, papaz eriği.

YÉNGİLİYE: Henüz yeni, son zamanlarda.

YÉRRE GİR!: Yere gir, öl, Allah canını alsın anlamında bir beddua.

YÉRİMAḪ: Yürümek.

YÉRİK YÉRİMAḪ: Aşermek.

YÉRİNMAḪ: Dertlenmek, sızlanmak, halinden şikâyet etmek.

YÉRİŞ: Yürüyüş, yürüyüş biçimi.

YÉŞİLLENMAḪ: Gönül eğlemek.

YÉŞİLLIḪ: Çayır, çimen.

YÉŞİLLIḪ: Köfteyle yenen her çeşit maydanoz, nane, hardal, su yarpızı, tuzik bendik, kuzukulağı cinsinden otlar.

YIRTIḪ: Mecaz anlamda utanmaz, hayasız.

YIR: Türkü.

YIRLAMAḪ: Türkü söylemek.

YIRĞALAMAḪ: Irgalamak, yerinden oynatmak, silkelemek. Başta ünsüz türemesi meydana gelmiştir.

YİTİK: Kayıp eşya.

YİTİRMAḪ: Kaybetmek.

YOḪSAM: Yoksa.

YOLIḪ: Kandırmak için verilen şey, bir tür vaat, ön ödeme veya teşvik primi.

YOLIḪ ATMAḪ: Kandırmak için bir şeyler vermek.

YUĞIRT: Yoğurt.

YUḪA: Yufka, ince.

YUḪARI: Yukarı.

YUḪI: Uyku.

YUMAḪ: Yıkamak.

YURAL: (Yulvar) Yular.

YUVALAMAḪ: İki avuç ayasının içinde gezdirerek yuvarlak hale getirmek. Bir cismi yan yatırarak yerde yuvarlayarak gitmesi gereken yere doğru götürmek.

YÜNK: Yün.

YÜZBAR OLMAḪ: Yüzleşmek.

ZAĞ VERMAḪ: Teşvik etmek, güçlendirmek, iştahlandırmak.

ZAHAR: Herhalde.

ZAḪMA: Lokma.

ZANKİ: Sanki.

ZANKİM: Sanki.

ZARINÇI: Bir köşeye çekilip kendi haline ağlayan.

ZATAN (Zatana): Zaten.

ZAVUḲLANMAḪ: Alay ederek eğlenmek.

ZAYA GÉTMAḪ: Heder olmak, boşa gitmek.

ZEBELLEḤ: Zebella, zebellah, iri yarı.

ZEĞEL: Tembel.

ZÉHÉR: Zehir.

ZEḤFERAN: Safran çiçeği, zefiran.

ZEḪRE: Zahire.

ZEḪRE DAMI: Zahire odası.

ZE’İF: Zayıf.

ZENK: Meyvelerin ve özellikle üzümün bir bitki hastalığı veya sıcak nedeniyle dalında olgunlaşmadan kuruması durumu.

ZERZAVAT: Yeşillik.

ZÉRZEMBE: Bodrum. Geleneksel Urfa mimarisinde merdivenle çıkılan odalar olan çardakların altında bulunan ve üç beş basamakla inilen mekânlardır.

ZÉT: Zeytin yağı.

ZEVZİR: Sığırcık kuşu.

ZÉYTUN: Zeytin.

ZÉYTUNI: Siyaha çalan yeşil.

ZÉYTUNLIḪ: Zeytinlik.

ZILĞIT: Elin ağza götürülerek ağız boşluğunda dilin rastgele oynatılmasıyla çıkarılan “lü lü lü” sesi.

ZILLIḪLAMAḪ: Baştan savma iş yapmak.

ZIMZIRIḪ: Yumruk.

ZIRRIḲI: Deli.

ZİBİL: Ahır süprüntüsü.

ZİBİLLIH: Ahır süprüntülerinin toplandığı yer.

ZİFİR:Kaptaki veya eldeki yağ bulaşığı.

ZİFİR: Ağzı bozuk anlamına geldiği gibi belalı kişi anlamına da gelir.

ZİLḲARA: Kapkara.

ZİLLENMAḪ: Çimlenmek. Kuru soğanda çürüme başlangıcı olarak ortadan başlayan yeşillenme.

ZİLLİK: Kuru soğanın çimlenmeye başladığı yer olan orta kısmı, cücük.

ZİMİN: Kör.

ZİNGİLLİ ZİYARAT: Elbisesi paramparça olan kişi. Uyumsuz giyinen kişiler için de kullanılır.

ZİRİ ZEBER OLMAḪ: Darmadağın hale gelerek ölmek, ölüp yerin altına girmek anlamında bir deyim.

ZİRT!: Bir kişinin başarısızlığı veya yüksekten atması durumunda söylenen alay ünlemi.

ZİYARAT: Ulema veya evliya türbeleri, yatır.

ZOĞNAḪ: Kapıların iç kısmına yerleştirilen ve 2-3 cm çapında tahtadan yapılan, kapı duvarında yuvası olan bir çeşit sürgü sistemi.

ZOḲḲI: Kaynamış buğdayı kabuğundan ayırmak amacıyla tahta tokmakla dövmek için kullanılan ve taştan yapılan büyük havan, soku.

ZONTIRLI: Zorlu, güçlü, sunturlu.

ZONĞILDAMAḪ: Zonklamak. Orta hece düşmesi meydana gelmiştir.

ZOPPO: Davranışları ve sözleri ölçüsüz olduğundan hiçbir olumsuz hareketi, hiçbir sözü sürpriz olmayan kişi.

ZOTTİK: Çok erken vakit. “Sabah” sözcüğüyle beraber tamlama olarak kullanılır.

ZUBIN: Erkeklerin gündelik yaşamlarında giydikleri entari. Cebelye, çitara, kirlik gibi çeşitleri vardır.

ZUVAḪ: Sokak.

ZÜLUMAT: Koyu karanlık, zulmet.

Sitede Ara