Açık Mod
Koyu Mod
page-title

ŞANLIURFA’DA NÜKTE VE NÜKTEDÂNLAR


GİRİŞ

Urfa, Doğu-İslam kültürü içinde yer aldığından dolayı sözlü geleneği ve retoriği güçlü bir şehirdir. Bir yandan Arap-Hind-Pers kültüründen, diğer yandan zengin Türk Anadolu kültüründen beslenmiştir. Bu farklı kültürlerden aldıklarını kendi içinde dönüştürerek yeni bir kalıba yeni bir şekle sokmuş nev-i şahsına münhasır bir şehirdir. Urfa, Arap-Hind masallarından, dini-tasavvufi hikâye ve menkıbelerden beslenmiş sözlü geleneği hikemi/irfanî bir dile dönüştürmüştür. Bu bağlamda Urfalı, gerek tarihsel geçmişi gerek sosyo-kültürel yapısıyla “taşı gediğine oturtmak” mukabilinde söz söylerken; bazen irfani/hikemi dil, bazen de mizahi dil kullanmıştır. Urfa’nın mizah kültürünü besleyen diğer bir yönü ise köylü ve tarım toplumu olmasıdır. Bilindiği üzere mizah köylü ve alt sınıfın kültürü iken; hikmet/irfan/felsefe üst sınıfın kültürüdür. Urfa; bir yanıyla güçlü tarım, diğer yanıyla güçlü bir şehir kültürünü birlikte yaşatmaktadır.

Arapçada “ince manalı, zarif ve şakalı söz” anlamına gelen nükte, Urfalının sosyal hayatına renk katmıştır. Gerçekte şehrin nüktedanlığını besleyen güçlü sözlüğü gelenektir. Sıra gecelerinde, köy odalarında efsane, hikâye, menkıbe yanında insanları düşündürerek güldüren, irfanî/hikemî boyutu güçlü nükteler de anlatılmıştır. Ayrıca Urfalının “Ehl-i Keyf”, “Ehl-i Muhabbet”, “Ehl-i Sohbet” olmasında bunda payı büyüktür. Urfa, çoğulcu kimliğe sahip olduğundan dolayı hoşgörülüdür. Kendi kendisiyle barışık Urfalı, nükteli konuşmayı sevdiği gibi nükte yapılmasına da hoşgörüyle bakmıştır. Özellikle Azerbaycan Türkçesi’nden doğan “Urfa Ağzı”nın mizaha yatkınlığı, tiyatro ve sinemada Urfa ve Urfalıyı mizahi bağlamda fenomen yapmıştır. (1) Özellikle son 60-70 yılda Urfa ve Urfalıyı konu alan tiyatro ve filmlerde bu zenginliği görmek mümkündür.(2) Urfa ağzının Türk sinemasındaki mizahi yeri ise hiç kuşkusuz tartışılamaz. Güneydoğu illeri arasında ağzı/şivesiyle bu denli alaya alınıp bu denli hoşgörü gösterebilen ikinci bir şehir yoktur. Urfa’nın güçlü bir mizah kültürünün olması, aynı zamanda şehrin son derece hoşgörülü olduğunun göstergesidir. Örneğin, köylü-şehirli ayrımı dahi siyasi-sosyolojik kavramlarla değil yemek kültürü üzerinden mizaha dönüştürülerek yapılmıştır.(3)

ŞANLIURFALI NÜKTEDANLAR

Urfa, tarihin her döneminde adından söz ettirmiş bir şehirdir. Örneğin ilk Türkçe şiir yazan Ermeni, Urfa’dan çıkmıştır. Kiliseye müziği sokan ilk kişi de yine Urfalı Bardaysan’dır. Urfa; yalnız Cumhuriyet döneminde değil, Osmanlı döneminde de merkezde (İstanbul’da) adından bahsettiren nadir şehirlerdendir. Urfa’dan çıkan şöhretler aynı zamanda renkli şahsiyetleriyle iz bırakmışlardır. Bu renklilik içinde biraz marjinallik, biraz mizah, biraz Melamilik vs. vardır. Bu uçlarda dolaşma, yerelden ulusala uzayıp gider. Yerel bağlamda bu renkli şahsiyetler o denli çoktur ki, haklarında anlatılan anekdotlar, yapılan espriler kitap hacmindedir.  Yusuf Nâbi’den Urfalı Babi’ye, Mustafa Dişli’ye, Mustafa Bozcan’a ve Mırıné Hoca’dan Dede Osman’a kadar birçok renkli şahsiyete kadar uzayıp gider. Kimi düşünce ve davranışıyla; kimi nükteleriyle adlarından bahsettirir.

Urfa’da nüktedanlığıyla şöhret olmuş, haklarında birçok mesel anlatılan şahsiyetler, şehrin sözlü kültüründe ve muhayyilesinde yaşamaktadır. Özellikle vefatının üzerinden 300 yıla yakın bir süre geçmiş olan Nâbi’nin halen nüktelerinin anlatılıyor olması dikkate şayandır. Urfa’nın en ünlü ve büyük nüktedanı, hiç kuşkusuz şair Nâbi’dir. Şair Nâbi Divan Edebiyatı’na “Hikemiyat”ı sokmuştur. Nâbi, aynı zamanda şiirleriyle de büyük bir hiciv ustasıdır. Yaşadığı dönemde devrinin şairlerini hicvettiği gibi devrinin şairleri de kendisini hicvetmiştir. Nâbi oldukça zeki, hazır cevaptır. Saray çevresinde bulunmuş, önemli makamlara gelmiş devrin ünlü şairleri arasında yer almıştır. Hakkında anlatılan nükteler edebiyat tarihinin en renkli metinlerini oluşturmuştur. Urfalı Nâbi’nin nüktedanlığından ilhamla yapılan nüktelere “Nâbice” demiştir. Böylece şehirde nüktedanlık Nâbi’nin adıyla özdeşleşmiştir.

Urfalı nüktedanlar arasında ismi bilinmeyen ancak 1950-60’lı yıllarda mizahi yazılarıyla basın hayatına renk katan Fatih Batıbeki, Urfa mizahında önemli bir yere sahiptir. Fatih Batıbeki, “Rehavi” mahlasıyla yazmış olduğu hiciv ve mizahi yazılarıyla Urfa basın hayatında yol açmış bir şairdir. Abozâdelerden Fatih Batıbeki ünlü yönetmen Atıf Yılmaz’ın dayısıdır. Melami meşrep bir kişiliğe sahip olan Fatih Batıbeki, “Urfa Postası”, “Benim Köşem”, “Akgün” ve “Demokrat Urfa” gazetelerinde “Benim Köşem” sütununda mizahi yazılar ve hicivler kaleme almıştır.(4)Eğlence dünyasındaki tek kişilik şovlarıyla tanınan, Salako filminin müziğini yapan, doldurmuş olduğu plakla Fransa’da müzik ödülü alan Yılmaz Kayral, namı değer Urfalı Babi, nüktedanlığıyla meşhur Urfalılardandır. “Ne buldun?” adlı şiir kitabında hikemî/mizahi hicivlerini yayınlamış olan Urfalı Babi ile ilgili birçok nükte bulunmaktadır. Yine Babi’nin Urfa Lisesi’nden arkadaşı Mustafa Dişli ile ilgili birçok nükte anlatılmaktadır. Mustafa Dişli; şair, hatip ve iyi bir oyuncudur. Özellikle Urfa siyasi ve sosyal hayatı ile ilgili yapmış olduğu nükteler, sevmeyenler tarafından “Savıh Mıçé” diye adlandırılmasına neden olmuştur.  Oysa o Urfa’nın en sıcak kanlı, en sevecen değeridir. Urfa eğlence hayatı içinde karşılığı olan nükteler yanında bir de Urfa dinî hayatı içinde hoca, vaiz ve hafızların yapmış olduğu nükteler vardır. Bu nükteler de hem şehrin Melâmî anlayışı hem de sivri zekâlılığı görülmektedir.  Urfa dinî hayatı içinde nükteleriyle adını duyurmuş olan Zeki Hafız, Dede Osman ve Mırıné Hoca ilk akla gelenlerdir.

Ayrıca Urfa renkli siyasi hayatıyla seçimleri festival havasında geçen müstesna bir şehirdir.  Özellikle şehrin siyasi hayatı üzerinde tahakküm kuran ağalık müessesesi yüzünden Urfalılar, özellikle köy kökenli siyasiler üzerine müthiş fıkralar üretmişlerdir. Bu bağlamda şehrin siyasi tarihi gerçekte mizah tarihi olarak dahi okunabilir. Seçimlerin yapılışından, mebusların halka açık yerlerde konuşmalarına ve propagandalarına kadar her alanda mizah vardır. Bu bağlamda en çok ismi zikredilen hiç kuşkusuz Mustafa Bozcan, Mustafa Kılıç, İ. Halil Çelik’tir. Bu siyasiler içinde bir dönem belediye başkanlığı ve milletvekilliği yapmış olan İbrahim Halil Çelik daha çok hazırcevaplığı ile öne çıkmıştır. Kendileri hakkında üretilen nüktelere karşı hoşgörülü olan Urfalı siyasiler, dönemin ünlü gazete yazarları Rauf Tamer ve Hasan Pulur’un yazılarına dahi konu olmuşlardır. Urfa şairlerinin birçoğu hiciv yazmışlardır.  Örneğin 1950’lerde yayınlanan Akgün Gazetesi ve diğer gazetelerde hiciv köşeleri yer almıştır. Nâbî başta olmak üzere, Hâkî, Külhânî, Hikmet, Fatih Batıbeki, Hacı Namık Alptekin vs. şairler hiciv yazmışlardır.

Urfa mizah kültürünü kaleme aldığımızda önümüze çıkan en netameli konu, nüktede adı geçen kişilerin yakınlarının tutumudur. Çünkü mizaha konu olan şahısların buna tahammülü olduğu halde yakınlarının tutum ve davranışlarını kestirmek çok zordur. Bu yüzden şehrin nüktelerini toplarken nüktelerdeki isimler zikredilmeden geçiştirilmiş, argo ifadeler yumuşatılmıştır.(5) 

ŞANLIURFA’DAN NÜKTELER

ŞAİR NÂBÎ’DEN NÜKTELER

Nâbî’nin geç kalan evliliği ile ilgili bir hikâye:

Nâbî’nin İstanbul’daki hayatıyla ilgili Urfa’da halk arasında anlatılan bir kıssa vardır. Rivayete göre Nâbî, saraya yakın olmuş ve artık padişahla içli dışlı olmuştur. Yaşı yirmi beşe gelince Padişah’a kendisini evlendirmesini söyler. Padişah, Nâbî’ye henüz erken olduğunu ve beklemesini emreder. Tâbii padişah sefahate düştüğü için Nâbî’nin evlenmesi onu pek ilgilendirmez. Birkaç yıl sonra Nâbî, Padişah’a yine kendisini evlendirmesini söyler. Padişah yine beklemesini emreder. Böyle birkaç kez daha hatırlatır Nâbî. Ama padişah umursamaz. Neticede zevk ve eğlenceden usandığında Nâbî’nin evliliği aklına gelir. Nâbî’ye kendisini evlendireceğini söyler. Tâbii Nâbî o sırada kırk yaşına gelmiştir. Padişaha bir beyitle cevap verir:

“Dağda değirmen yel için

 Kırkından sonra el için”

Nâbi’nin çocukluğu ile ilgili bir hikâye:

Ol rîş-i sefîd ile yine eylemeyip şerm

Bir beyza uçurmakdan usanmaz heves-i subh

Nâbi bu mısrayla “Tabakta içindeki içi boşaltılmış yumurtayı üfleyip uçurmaktan usanmayan utanmaz” diyerek çocukluğundaki bir oyuna gönderme yapmıştır. Aslında Nabi’nin çocukluğunda oynanan bir oyundur bu. Zira Nâbî-i pir, çocukluğunda yumurta uçurmuşmuş. Nasıl mı? İşte o oyunun tarifi: Bir yumurta iğne ile delinip içi boşaltılır ve deliği balmumu ile kapatılır. Sıcak bir mevsimde güneş altına bir leğen, leğenin içine de boş yumurta konulur. Bir müddet sonra leğen hararet tesiriyle ısınıp kızdıkça yumurta yerinden kalkıp havaya doğru yükselir. Çocuklar da karşılıklı hafif hafif üfleyerek yumurtayı leğenin ortasında tut­mak için yarışırlar. Artık yumurtanın, Hint fakirlerinin yılanları gibi leğen içinde bir o yana bir bu yana hareket ettiğini varın siz hayal edin.  Nâbi, sabah vakti güneş ısısı sebebiyle şebnemlerin bir yumurta gibi tebahhur ettiğini ima ile saçı sakalı ağarmış yaşlı başlı bir adamın sabah keyfi olarak çocuklar gibi yumurta uçurmaktan utanmadığını muzip bir eda ile söylemektedir.(6)

Nâbî ve taşranın kabalığı üzerine bir hikâye:

“Nâbî, İstanbul’da iken Urfa’dan kim kopup gelse Nâbî’nin evine misafir olurmuş. Urfa’dan kim çıksa “Nâbî var, o gereke­ni yapar, işini halleder” diye gönderilirmiş. O kadar ki Nâbî bunlardan bir türlü başını alamaz sanki İstanbul’daki tek Urfalıymış gibi şikâyet edermiş. İşte böyle bir zamanda Osmanzade Taib, Padişah III. Ahmet tarafından sultanü’ş-şuara ilân edilmiş. Osmanzade Taib, Nâbî gibi bir şair ile aynı asırda yaşar­ken kendisine şairlerin sultanı denilmesinin altında eziliyor ol­malı ki zaman zaman onun aleyhine beyitler söylermiş. Bir gün şöyle bir beyit söylemiş:

Hemşehrilerin tâ o kadar kesreti var kim

Nâbî’nin evi şimdi Katır Hanı’nâ benzer

O zaman Bayezit civarında Katır Hanı diye bir yer varmış. Burası gireni çıkanı belli olmayan bir yer. Onun için bu beyit, o eve gelip gidenlerin sayısını göstermek bakımından çok önemlidir. Bir gün bu misafirlerden bir tanesi Nâbî’ye, “Üstat ne olursun beni padişah meclisine götür! Ben, ta Urfa’dan divanın nasıl kurulduğunu görmek için geldim. Bir kerecik olsun göreyim.” demiş. Nâbî, “Bu mümkün değil, olmaz!” demiş. Nâbî götürmek istememiş ama -o kişi herhalde Urfa’da hatırı sayılır bir kişi olduğundan- ısrarlara dayanamayıp en sonunda, “peki” demiş. Nâbî, hemşehrisini götürürken birtakım nasihatlerde bulunmuş: “Efendi, padişah meclisinde dikkatli ol, herkes ne yaparsa sen de onu yap!” demiş. Adam, “Tamam, sen hiç merak etme!” şeklinde bir karşılık vermiş. O adamı pa­dişah meclisine götürmek için kim bilir nerelere rüşvet vermek zorunda kalmış yahut da kimlere yüzsuyu dökmek zorunda kalmış.

1) Urfalı Şair Nâbi (Dijital Görsel: Mustafa Akgül)

Osmanlı’da Divan’dan sonra sohbet meclisi kurulurmuş. Sohbet meclisinde padişah başköşede oturmuş, musahipler hep yan yana dizilmişler. Mustafa Paşa, Hasan Rami Paşa, Baltacı Mehmet Paşa ve Nâbî gibi şahsiyetler de orada imiş. Birkaç sanatkâr ve birkaç minyatür ustası vb. şiirden, musikiden bahsediyormuş. Bir Baykara Meclisi kurulmuş. Bu Baykara Meclisi’nde -yani devletin bütün o iç karartan görüşmelerin­den azade olan mecliste- belki bir şiir sohbetinden üç beş parça zevk alacaklar belki de satranç oynayacaklar. Bir müddet sonra nedimler, tepsi içerisinde güzel elmalar getirmişler, herkese dağıtmışlar.

Nâbî’nin köylüsü elmanın bir tanesini al­mış ve ısırmış. Isırırken büyük bir gürültüyle ‘hart’ diye ses çıkarmış. Elmanın böyle kütür kütür ses çıkarmasından sonra padişah Nâbî’ye, “Padişah, meclisinde böyle bir şey nasıl olabilir!” dercesine sert bir bakış tevcih etmiş. Nâbî ezilmiş, bü­zülmüş; adeta samur kürkünün içindeymiş gibi meclisin so­nuna kadar terlemiş de terlemiş. Tabii onun da bir suçu yok. Çıkınca, “A Efendi! Sana padişah meclisinde herkes ne yapar­sa sen de onu yap demedim mi? Neden elma yedin? Herkes el­maları yanına koydu, giderken de dışarıda yemek üzere cebi­ne koyup götürdü. Sen de öyle yapsaydın.” demiş. Adamcağız özür dilemiş; fakat işin farkında, böyle bir insanı mahcup etti­ğinin bilincinde.  Bu zat, İstanbul’a yerleşmiş, aradan birkaç yıl geçince de kendini affettirmek için Nâbî’ye, “Sen beni pa­dişah meclisine bir kez daha götür. Ben bu sefer hakikaten İs­tanbul terbiyesinin, İstanbul ikliminin, İstanbul’daki o nezih ortamın ne olduğunu hareketlerimle, tavırlarımla gösterece­ğim.” demiş. Nâbî dayanamamış, götürmüş. Yine sohbet. Ne­dimler, bu sefer, tepsi içerisinde lokum getirmişler. Herkes lokumun bir ucundan az az almış yemeğe devam ederken bu zat, birinci tecrübeden dolayı lokumu yanına koymuş. Bir müddet sonra lokum orada erimiş ve adamın kürküne yapış­mış. Meclis bitiminde de padişahın eteğini öperken padişahın eteğini kirletivermiş. Bunun üzerine Nâbî, gayri ihtiyari şöyle demiş:

Nâbî’yi Nâbî yapan hüsn-i nâzar

Urfa ahalisinde yoksa nezaket ne gezer.(7)

Bu hikâye, o zaman İstanbul’unun nezaket ve nezahetini göstermekle beraber, Nâbî’nin de aynı anda şiir söyleyebilen bir yaratılışa sahip olduğunu gösterir.”(8)

Nâbi hakkında anlatılan bu ve buna benzer birçok hikâye mevcuttur. Bunlardan bazıları mektuplarından bazıları beyitlerinden derlenmiştir. Örneğin, “çok sevdiği bir dostunun kendisini erkenden ziyarete gelmesini horozlar öttüğünde, tavuklar yumurtladığında yola çıkıp hasretten yanan kalp kebabına tuz serpme” ifadesiyle istemesi güzel bir benzetmedir. Yine huzura kabul edilmek istediği vezir-i azama arzı halinde kabule ruhsat olmazsa bir mektup yazmasını ve sadece ‘hayır’ veya ‘evet’ kelimelerini yazıp bildirmesini istemesi, onu sanki kabule zorlayan zekice bir ifadedir. 

Nâbi’nin makam mevki sahipleriyle arasını hoş tutmak istediği yazdığı mektuplardan anlaşılmaktadır. İhsan beklediği kişilere kendisi de zaman zaman hediyeler göndermiştir. Çokça yazıştığı Silahdar Ağa’ya Urfa’dan temin ettiği bulguru gönderdiğinde bunun Hz. Âdem cennetten çıkarıldığında Fidanlar adlı arazide yetiştiği özel buğdaydan elde edildiğini ve şifalı olduğunu söylemesi mübalağa gerçek karışımı bir bilginin Nâbi’nin dilindeki ifadesidir. Ayrıca ‘Babayane bir kesme ile bir eğere ihtiyacımız olduğu muhakkaktır. Kendi lütufları bizi küstah eyledi’ diyerek, Silahdar Ağa’dan hediye gelen beygir için teşekkür edip ayrıca atın eyerini de istemesi, onun bir şeyi talep etmede hiç çekinmediğini göstermektedir.

Yine bir dostuna gönderdiği mektubunda geciken hediye için şu cümleleri yazar: “Bize kavun yollamayı vaat etmiştin. Uzun zamandır tatlı kavuna hasretiz. Bahsi geçtikçe ağzımızın suyunun sel gibi aktığını biliyorsun. Eğer bu sözümü unutursan sana neler ederim.”(9)

MEHMET AKİF’İN URFA FIKRALARI:

Mehmet Akif Ersoy’un 15 Mart 1341 tarihli Mithat Cemal’e yazdığı bir mektubunda Urfa ile ilgili şöyle bir nükteye yer vermiştir. “Merhum Urfalı Hoca’nın bir münasebetle, ‘Asiyâb-ı devleti bir hâr da olsa döndürür’ mısraını inşa etmişler. ‘Öyle; ama hiç olmazsa o da Marsuvan eşeği olmalı’ cevabını vermiş. Akif’in Urfalı hocadan aktardığı ilk nüktede, Hoca’ya “devlet çarkını eşek dahi olsa döndürür” dediklerinde hoca da “Hiç olmazsa bu Marsuvan eşeği olsun” demiştir.”

MIRINÉ HOCA’DAN NÜKTELER: 

Asıl adı Lütfi Okumuş olan Mırıne Hoca, 1887 yılında Urfa’da doğmuş, 1964 yılında vefat etmiştir. Devrinin cesur, sözünü esirgemeyen hocalarından olan Mırıné Hoca, hazırcevaplığıyla meşhurdur. Halk arasında nüktedanlığıyla meşhurdur. Aynı zamanda şair olan Mırıné Hoca’nın “Nice bu hasret-i dildâr ile giryân olayım/Yanayım ateş-i aşkınla büryân olayım” naatını peygamberimize duyduğu sevgiyle yazmıştır. Hocanın bu naatı, Kazancı Bedih başta olmak üzere Urfa sıra gecelerinde okunmaktadır.  Hocası Kürt Abdullah Efendi, çok acı çiğköfte yediği için bu lakabı kendisine takmış. Bir gün hocası ile birlikte pikniğe gitmişler. Mırıné Hoca çiğköfteyi kendisi hazırlamış ve sevdiği için acı yapmış. Kürt Abdullah “Efendi çok acı yapmışsın, öleceksin” anlamına gelen ‘Mırıne’ lakabını eklemiş.

2) Urfa’nın nüktedan isimlerinden Mırıne Hoca lakaplı Muhammed Lütfi Okumuş

Bir akşam namazından sonra Tuzeken Camii’nden çıkarken bir arkadaşı şakayla ‘‘Hocam ölseydin de bu cübben bana kalsaydı” diyerek güya hocaya şaka yapar. Mırıné Hoca bunun altında kalır mı?

– ‘‘Deve derisi eşeğe yük olur, benim cübbem ağırdır sen kaldıramazsın” der.

Hoca efendiye bir tanıdığı gelerek, asil bir tanıdığının yolunu şaşırdığını söyler. Hoca da “Asil azmaz, bal kokmaz, kokarsa yağ kokar çünkü yağın mayası ayrandır. Asil at fiske atmaz atarsa katır atar çünkü babası eşektir” diyerek o kişinin elbet aslına döneceğini söyler.

MUSTAFA KILIÇ’TAN NÜKTELER:

Urfa’nın renkli simalarından biri de iki dönem Urfa Belediye Başkanlığı ve daha sonra Devlet Bakanlığı yapmış olan Mustafa Kılıç’tır. İlkokul mezunu olan Kılıç gerek belediye başkanlığı gerek milletvekilli ve bakanlığı sırasında birçok espri yapılmıştır. Hatta kendisiyle ilgili gazetede yazılarında Rauf Tamer ve Hasan Pulur da espri yapmıştır. Görmüş geçirmiş olan ve siyasetin dilini çok iyi bilen Kılıç, kendisiyle yapılan bu esprilere gülüp geçmiştir. Ayrıca onun siyaset yaptığı yıllarda siyasilerle ilgili birçok espriler yapılır ve bunları siyasetçiler olgunlukla karşılardı. Kılıç’ın hakkında anlatılan esprilerin bir kısmı gerçek ise büyük bir kısmı kurgudur. Yahut başka siyasetçiler için yapılmış esprilerdir. Ancak Urfa’da belediye başkanlığı sırasındaki tutum ve davranışlarıyla ilgi birçok mizahi anekdotlar anlatılmaktadır.

Kılıç’ın belediye başkanlığı sırasında Urfa’nın elektriği Yeniyol’da (Büyükyol), o yıllarda metruk kilise (bugünkü Selahaddin Eyyubi Camii)(10) içindeki jeneratörlerle karşılanıyormuş. Sık sık elektrik kesintisi olduğu için şikâyet olmuş. Ankara’dan gelen bir ekip yerinde inceleme yaparken Belediye Başkanı Kılıç’a sormuş: “Sayın Başkan, bu jeneratör kaç beygir gücünde çalışıyor?” diye sormuş. Kılıç da: “Efendim, bizim jeneratörler beygirle çalışmıyor benzinle çalışıyor” demiş. Kılıç, köy ağası olan ve köyüne ilk traktörü getiren kişidir. Onun jeneratörün nasıl çalıştığını bilmemesi mümkün değildir. Ancak siyasi olarak hicvetmek için uydurulmuştur. Ancak burada şehrin mizah üretmedeki yeteneğini de unutmamak gerekir.

URFALI BABİ’DEN NÜKTELER VE HİCİVLER: 

Salako filminin hemen ilk karesinde uzunca saçı, elinde sazı böğründen çıkan bas sesiyle, Salako’ya methiyeler dizen Urfalı Babi’yi tanımayan yoktur sanırım. Onu yalnızca bu filmdeki kareden ibaret saymak mümkün değildir. O, çok yönlü olmakla birlikte hep uçuk bir hayatın kenarında yaşamıştır. 1925 yılında Urfa’da doğan Babi’nin asıl adı Yılmaz Kayral’dır. İlk ve orta tahsilini memleketinde tamamlamış, Urfa’da öğretmenlik yapan Halide Nusret Zorlutuna’nın öğrencisi olmuş, kişilik olarak Urfa’ya sığmamış ama Urfa’dan kopamadığını da adının önüne “Urfalı” sıfatını ekleyerek göstermiştir. Öyle ki, asıl adı olan Yılmaz Kayral unutulmuş, Babi Yılmaz, onun yerini almıştır.

Güçlü Nerede?:

Urfalı türkücü Mahmut Coşkunses, İzmir Alsancak’ta Mehmet Güçlü’nün lokantasına gitmiş.  Lokantanın kapısının önünde Urfalı Babi duruyormuş. “Babi, amca nasılsın?” deyip elini öpmüş. Babi: “İyiyim seni gördüm daha iyi oldum” demiş. Coşkunses Mehmet Güçlü’yü sormuş. Babi, bas sesiyle “arkamda” demiş. Arkaya bakmış, duvar. Başka bir şey yok. Bir daha sormuş: “Güçlü nerede? İşim var.” Babi “Oğlum duymuyor musun arkamda dedim ya”. Üçüncü kez sorduğunda Babi, sert bir şekilde arkasını dönüp sırtındaki önlüğü göstermiş. Önlüğün üzerinde “Güçlü” yazıyormuş.

3) “Urfalı Babi” lakaplı Yılmaz Kayral

Ayrıca Mehmet Güçlü’nün anlattığına göre, Babi’ye sayım memuru, “Ne iş yaparsınız?” diye sormuş, O da “Dünyanın işini bitiremeyeceğime kanaat getirdiğim için başlamadım” cevabını vermiştir.

Babi’nin Postal Teki Şiiri

Alyuvarlar, akyuvarlar büyümüşler şişmişler

Kalp nabıza inatla, belli belirsiz işler

Dikkat et Urfalı Babi, hoş değil bu gidişler

Gündüz hakikat oldu gece gördüğüm düşler.

Aletler de eskidi yok ki yedek parçası

Dişlerim protezdir kullanmam diş fırçası

Düşenin dostu olmaz Urfalı Babi, doğrusu açıkçası

Selam edin sılaya, bacı, kardeş anaya

Özellikle Urfa’ya

Doymadı garip Babi şu yalancı dünyaya

Tez elden düşürmeden taşıyın beni musallaya.

Nihayet çekti beni de mezar çekimi

Toprağımda başlasın arpa buğday ekimi

Fakirlere dağıtın hayal banka çekimi

Taş bulamazsanız başıma, dikin postalımın tekini.

URFA MİZAHINDA KAVRAMLAR

ŞİMBILO ŞİRKETİ (SIMBOLO HOOVER):

Urfalı ağzında “lakayt, başıboş, kimin eli kimin cebinde belli olmayan, ahbap çavuş ilişkisi içinde disiplinsiz batık işyeri, kurum vs.” manalarında kullanılan” Şimbılo şirketi” kavramının nereden dilimize bulaştığını hatırlayalım. Yıl 1931. Urfa’ya elektrik getirmek isteyen hükümet bir Alman şirketiyle anlaşır. Firmanın ismi Simbolo Hoover’dir. Firma Büyükyol’daki eski kilisede elektrik üretmeye başlar. Şirket elektriği üretip parasını kendi toplayacaktır. Yapılan yatırım en az 1000 aboneye ulaşabilirse kâr edebilecektir. 16 yıl faaliyet gösterir. 16 yılda ulaşabildiği abone sayısı 165’tir. Nedense Urfalılar elektrik abonesi olmazlar, ya da olamazlar. Şirket daha fazla dayanamaz, iflas eder ve batar. Şirketin ismi daha sonraki yıllarda yönetilemeyen batan, düzeni olmayan işyerleri için kullanılan bir deyim oluverir. Şirket batınca elektrik üretim işini Belediye devralır. Kendi bünyesinde E.S.O (Elektrik, Su, Otobüs) Müdürlüğü’nü kurar. Simbolo Hoover şirketi batar; ama Urfalılar ucundan kıyısından batmasına vesile oldukları şirketin ismini yaşatarak vefalı olduklarını gösterirler.”(11)

Rebbu’e: Urfa ağzında işe yaramaz, beş para etmez, sözüne güvenilmez kişi demektir. Urfa’da bu sözcük daha çok alaycı şekilde kullanılır. Mesela, “Hadi git buradan rebbuelik etme.” Ya da “amma rebbu’e ha!” denilir.

İ‘ouv: Bravo anlamında kullanıldığı söylenmektedir. Urfalılar biriyle alay ederken bağırarak bu sözcüğü kullanır. Özellikle birinin ardından bağırarak “i’ouv” derler.

Tırro: Urfalılar işe yaramaz, bir değer taşımaz, boş adam anlamında kullanır. Örneğin cümle içinde şöyle geçer: “O herifler bi gün seni de tırro ederler, it eliden ekmez almaz.”(12)

De’ee: Arapça bırak anlamına gelen sözcük, Urfa ağzında “kuş” anlamında kullanılmaktadır. Küçük çocuklar kuşa “De’ee” der.  Ayrıca kuşları ürküterek uçurmak için de kullanılan bir ünlemdir. Sözcüğün Arapçada “bırak” anlamında kullanıldığı; Urfalıların ise bunu “uç!” diye bir anlam verdiğini görürüz. Örneğin, Urfa ağzında şu şekilde kullanılmaktadır: “Aşkla bi de’ee dedi mi damlarda kuş kalmaz.” Bir de bu sözcüğü alaycı bir şekilde birilerinin ardında bağırarak söylenir.

URFALI ŞAİRLERDEN HİCİVLER

RUHAVİ (FATİH BATIBEKİ)’DEN HİCİVLER

Kıt’a

Naralar, pohpohlar kusan doğuran;

Zaifi, şişmanı çeşitli yobaz;

Bugünler çoğaldı hayır diyelim!

Körden avcılarla topaldan canbaz.(13)

Biricik Kâtibe

İdrak ile iz’anımı, yoklasan olmaz mıydı?

Ayrılık babında öttün, kargaya verdim değer!

Bu kîl ü kale, meydan veren, sensin evet

Bihaberdir bin gönlüm, nadide bir yekta eser.(14)

Yem Borusu

Geçmişte atları bir vapura doldurmuşlar. Yemsiz susuz bir taraftan nakil ediyorlarmış. Atlar acıktıkça kişnerlermiş. At bekçileri bu halden usanmışlar ve nakliyecibaşına şikâyet etmişler, o da: “Her kişneyişte bir yem borusu çalın” demiş. Atlar her kişnedikçe bir yem borusu çalmışlar. Yem gelecek diye susan atlara her kişnemede boru çalarak yerlerine ulaşmışlar. İşte kuru vaatlerle aldatılmamız zamanında söylediğimiz yem borusu buradan kalmıştır.(15)

Utansın

Ünlü Adanalı Şair Ziya’nın “Bilmem neye âşıkan utansun/Bigânei aşk olan utansun/Bir hâsılı yok zemine düşdüm/Elden ne gelür zeman utansun” diye başlayan “Utansın” redifli gazeline Yaşar Nezihe Hanım bir nazire yazmıştır. “Gül soldu ise hazan utansın/Cürmü ne ki bâğbân utansın” diye başlayıp “Bu şi’ri hazinini Nezihâ/Duysun yine şairan utansın” diye biten gazelin 5. beyti; “Oldumsa zelil teessüf etmem/Zillette koyan zaman utansın” şeklindedir. Ruhavî, Nezihe’nin bu gazelinin 5. beytini alıp muhammes şeklinde yazdığı “Zaman Utansın” şiirinde nakarat olarak kullanmıştır.

Zaman Utansın

Hayatı tahkir etmedim etmem

Feleğe, şansa minnet de etmem

Nâmerd köprüsünden ölsem de geçmem

Oldumsa zelil teessüf etmem

Zilleti kuran zaman utansın

Çiğnedim geçtim her nevi kederi

Attığım adım her nevi ileri

Bu günler oldum gamın mihveri

Oldumsa zelil teessüf etmem

Zilleti kuran zaman utansın

Denedim taradım encâmı hiçtir

Karşımda şahlanan sertaser piçtir

İlm ü irfândan nasipsiz koftur

Oldumsa zelil teessüf etmem

Zilleti kuran zaman utansın

Yoksul Raha’nın rehâdır sonu

Bu yolda sarsılmaz azm u imanı

Asil simalar korurlar onu

Oldumsa zelil teessüf etmem

Zilleti kuran zaman utansın.(16)

Geçer

Muharririn ömrü yazmakla geçer

Savcının ömrü sormakla geçer

Leyleğin ömrü laklakla geçer

Polisin ömrü takiple geçer

Neccârın ömrü çakmakla geçer

Terzinin ömrü ölçmekle geçer

Berberin ömrü tıraşla geçer

Enayinin ömrü bakmakla geçer

Muhasibin ömrü saymakla geçer

Tapucunun ömrü ferâğla geçer

Şifrecinin ömrü çözmekle geçer

Çiftçinin ömrü ekmekle geçer

Kalenderin ömrü çekmekle geçer

Bülbülün ömrü ötmekle geçer

Mürettibin ömrü dizmekle geçer

Küstahın ömrü zilletle geçer

Mezarcının ömrü kazmakla geçer

Şoförün ömrü kazayla geçer

Cahilin ömrü gafletle geçer

Aşığın ömrü sevmekle geçer

İşsizin ömrü azapla geçer.(17)

DEĞERLENDİRME

İçerik olarak toplumun her kesimini içine alan Urfa nükteleri; din adamları, köylüler, aşiretler, farklı kimlikler yanında yemek konularını da içermektedir. Özellikle din adamları ve şairlerin nüktede öne çıkması Urfa mizah kültürünün estetik ve sanat yönünün yüksekliğini ve derinliğini göstermektedir. Urfalılar, nükteyi büyük bir incelik ve estetik içinde dile getirmişlerdir. Kendi kendisiyle barışık Urfalılar, her türlü nükteye alışıktır. Ancak söz konusu din ve etnik kimlik olduğunda oldukça dikkatli ve kimseyi incitmeyen nükteler ortaya koymuştur.  Urfalı şairler hem nükte yapmış hem de hicivler yapmıştır. Özellikle Şair Nâbi Divan Edebiyatı’nda hicivleriyle ve nükteleriyle öne çıkmış büyük bir şairdir.  Ayrıca meşhur din adamlarının dini sorulara vermiş oldukları cevaplar, uzun yıllar siyasetçilerin tutum, davranış ve konuşmaları Urfa mizahına malzeme olmuştur. Buradaki mizahi anekdotlar mevcut olanın ancak yüzde onu dahi değildir. Ancak belli sınırlar içinde dile getirilecek olanlar kayda geçirilmiştir. Farklılıkların belli bir ahenk içinde hem bütün olarak hem de farklılıklarını kaybetmeden varlıklarını sürdükleri Urfa’da estetik ve argonun iç içe olması dışarıdan bakanlara tuhaf görünebilir. Ancak Urfalı birbirine zıt bu iki sosyokültürel olguyu içselleştirmiş, Urfa nüktedanlığını oluşturmuştur. Tıpkı hikâyeleri, efsaneleri gibi nükteleri de kitaplara konu olabilecek zenginlikte olan Urfa’nın bu mizahi yüzü herkese sempatik gelecektir.

SON NOTLAR

1) Yahya Kemal Osmanlı’nın son döneminde yapılan tuluatlarda (tiyatrolarda) Azerbaycan Türkçesi’nin mizah konusu yapıldığını söylemiştir. Cumhuriyet ile birlikte Urfa Ağzı tiyatro ve sinemanın vazgeçilmezi olmuş, mizah unsuru olarak kullanılmıştır.

2) Urfalının mizaha yatkınlığı ve konu olması üzerinde ayrıca durulması gerekir. Özellikle Türk Sineması’nda Urfa’yı konu alan filmlerdeki mizah ayrı bir çalışmayı gerektirecek kadar zengindir. Urfa-Adana Bankası, Muhsin Bey, Kibar Feyzo ve Züğürt Ağa ilk akla filmlerdir.

3)  Urfalı “isotçu-tırşıkçı” diye yemek türleri üzerinden yapmıştır.

4) Müslüm C. Akalın’ın “Abozâdeler Ailesinden Kayıp Bir Urfalı Şair Rehâvî”, ŞURKAV Şanlıurfa Dergisi, Yıl 13, Sayı 41, Eylül 2021.

5) Bir kitap hacminde olan Urfa Nükteleri’nin kitap olarak yayınlanabilmesi için nüktedan yakınlarının en az nüktedanlar kadar hoşgörülü olması gerekiyor. Bu yüzden çok sınırlı sayıda nüktelere yer verilmiştir. Oysa şehrin sosyo-kültürel ve zihin dünyasını anlayabilmek için bu nüktelere bakmak gerekir.

6) İskender Pala, Aşina Güzeller, Kapı Yay. İstanbul, 2012, s. 32.

7) Bu hikâye Urfa’da halk arasında oldukça yaygındır.

8) İskender Pala, Perişan Gazeller, Kapı Yay. İstanbul, 2008, s. 96-98.

9) Halil İbrahim Haksever, Nâbi Münşeatında Mizahi İfadeler ve Rami Paşa’ya Yazdığı Mizahi Mektup, (www.Turkish Studies.net/Dergi pdf).

10) Eski Ermeni kilisesi 1980’lere kadar halk arasında şirket olarak biliniyordu. Alman-Türk ortaklığıyla kurulan Simblo Şirketi de Urfa’da meşhurdur.

11) Müslüm Yıldırım, Kaynak Kişi: Mahmut Dellalbaşı. Elektrik Müh. E.S.O Müdürü.

12) Saraç, Urfaca ve Urfalıca, s. 829.

13) Demokrat Urfa, 20 Ocak 1953

14) Demokrat Urfa, 10 Şubat 1953

15) Akgün, 11 Temmuz 1958, anma yazısı.

16) Demokrat Urfa, 23.04.1955

17) Demokrat Urfa, 06.06.1955

Sitede Ara