Açık Mod
Koyu Mod
page-title

ŞANLIURFA EFSANELERİ


Halk anlatıları, bir toplumun edebî zenginliğinin yanı sıra o toplumun dili, inancı, idealleri, gelenekleri ve ahlak yapısı hakkında bize fikir verir. Kaynağı, toplumu oluşturan insan olan ve çoğu kez sözlü bir şekilde yayılan bu anlatılar, kuşaklar arasında geleneksel bir aktarmayla varlığını korur. Bu klasik aktarım süreci tarihimizde yüzyıllar boyu süregelmiş ve halk anlatılarımızın korunup günümüze kadar gelmesinin zeminini teşkil etmiştir.

Somut Olmayan Kültürel Miras’ın taşıyıcısı olan sözlü anlatmalar arasında yer alan efsaneler, halk edebiyatının anlatmaya dayalı türlerinden olup kökenleri mitolojik dönemlere kadar götürülebilen; bir yer, kişi veya olay hakkında anlatılan, sanat kaygısından uzak, içinde olağanüstülükler barındıran ve inandırıcı olma özelliği gösteren kısa nesir anlatılardır.

Efsane terimi, dilimize Farsçadan girmiştir. Batı dillerinde Lâtince “legendus” kökünden çıkan, “legenda, legend, leggenda, leyenda” vb. kelimeler efsaneyi karşılamaktadır. Bunun dışında, Almancada “sage”, Yunanca “mythe/mythos”, Arapça “ustûre, esâtir” ve Rusça “predaniya, skaz” terimlerini efsane kavramını karşılayan sözcüklerdir (Sakaoğlu, 1980, s. 4).

Türkiye’de efsaneler üzerine yapılan çalışmalar Batı’ya nazaran henüz yenidir. Farklı araştırıcılarca çeşitli tanımları yapılan ve diğer türlerden farkı ortaya konulan efsanelerle ilgili olarak efsane araştırmalarının önde gelen isimlerinden Saim Sakaoğlu’nun ortaya koyduğu bakış açısı önemlidir. Sakaoğlu efsanelerin özelliklerini şu şekilde sıralar:

1. Şahıs, yer ve hâdiseler hakkında anlatılırlar.

2. Anlatılanların inandırıcılık vasfı vardır.

3. Umumiyetle şahıs ve hâdiselerde tabiatüstü olma vasfı görülür.

4. Efsanelerin belirli bir şekli yoktur, kısa ve konuşma diline yer veren anlatmalardır (Sakaoğlu, 2009, s. 21-22).

Efsaneler, halk inançlarının yansıtıldığı türlerin başında gelmektedir. Bu itibarla halk inanışlarını ve bu inanca yönelik tutumları efsanelerde görmek mümkündür. İnançlar, efsanenin değişik aşamalarında karşımıza çıkar, anlatıcı tarafından şuurla yorumlanır ve işlenir. Efsane anlatımının bir amacı da inancı pekiştirmektir bundan dolayı efsane inancı bağlar ve yorumlar (Fedakâr, 2008, s. 162). Efsanelerin inanılırlıkları hakkında mümkün olduğu kadar güçlü deliller vardır: “Bunu bizzat yaşadım.” gibi değişik şahitlerin ismini verirler (“hâlâ yaşıyorlar” gibi), mekân ve zaman bildirir vs. prensip olarak güven kazanırlar (Buch, 2006, s. 226). Efsanelerin yapısı, masal ve halk hikâyesi gibi türlere göre daha sadedir. Genelde kısa metinlerden oluşan efsaneler, tarihî bir olayı veya şahsiyeti konu edindiği zaman birkaç epizottan oluşabilir. Efsaneyi anlatan veya dinleyen kişilerin öğüt verme/alma, kanıt gösterme, örnek sunma gibi hedeflerinin olması insanları sonuca odaklar. Dolayısıyla inanmaya ve bir sonuç elde etmeye hazır olan zihin detaylara takılmaz. Efsanelerin sabit bir şeklinin olmaması, anlatıcının efsaneyi anlatı bağlamına eklemlemesini kolaylaştırır.

Halk anlatılarında bir türün sınırlarını çizen tanımı kadar o türün tasnifi de önemlidir. Önceleri masalın bir alt grubu olarak değerlendirilen efsanelerle ilgili muhtevasının zenginliğinden ötürü birçok tasnif denemesi yapılmıştır. Örneğin Pertev Naili Boratav Türk efsanelerini dört başlıkta tasnif etmiştir:

  1. Yaratılış Efsaneleri,
  2. Tarihlik Efsaneler,
  3. Olağanüstü Kişiler, Varlıklar ve Güçler Üzerine Efsaneler,
  4. ç) Dinlik Efsaneler (1997, s. 100-103).

Saha araştırması sonucunda derlenen ve yörede anlatılıp yazılı kaynaklara geçen efsanelerden hareketle Urfa’da anlatılan efsaneler şöyle sınıflandırılabilir:

  1. Yaratılış, Dönüşüm Ve Yok Oluş Efsaneleri,
  2. Dinî Efsaneler,
  3. Olağanüstü Varlıklar Ve Olağanüstü Olaylarla İlgili Efsaneler,
  4. Tarihî Efsaneler,
  5. Tabiatla İlgili Efsaneler,
  6. Aşkla İlgili Efsaneler,
  7. Hayvanlarla İlgili Efsaneler.

Urfa yöresi, toplumsal örgütlenme biçimlerinden ekonomik uğraşlara, geleneksel eğlence mekânlarından şehir ve köy sosyolojisine kadar birçok açıdan gerekçelendirebileceğimiz üzere sözlü anlatı ortamlarının varlığını koruduğu ve toplumsal değişim ve dönüşüme rağmen bu ortamların sürdürülebilir kılındığı yörelerden biridir. Bu kapsamda yörede kırsal kesimdeki anlatı ortamlarına paralel ancak farklı bir görünüm ve içeriğe sahip olan şehre özgü toplanma ortamları da kültür aktarımına, böylece sözlü anlatı ortamlarında anlatılan efsanelerin devamlılığına ortam hazırlamıştır.

Urfa, halk anlatılarında Nuh Tufanı’ndan sonra kurulmuş yedi şehirden biri olarak kabul edildiğinden yörede tarih ve dinden beslenen birçok efsane anlatılmaktadır. Bu itibarla dinin toplum hayatındaki etkisi ve toplumsal bütünleşmedeki rolünün efsanelere de yansıdığı söylenebilir. Yörenin tarih boyunca peygamberler gibi din büyüklerine ev sahipliği yapması ve toplumdaki bazı sosyal örgütlenmelerin din üzerinden gerçekleşmesi dinî efsanelerin yoğun olarak yayılmasında etkili olmuştur. Yörede anlatılan efsanelerin dinî, sosyal ve kültürel değerleri gelecek nesillere aktararak kültürel istikrar ve dayanışmayı temin etme gibi temel bir işlevinin olduğu görülmüştür. Bu temel işleve ek olarak yöre efsanelerinin hoşça vakit geçirme, eğlenme ve eğlendirme; değerlere, toplum kurumlarına ve törelere destek verme; eğitim ve kültürü gelecek kuşaklara aktarma; tarihî olaylara ışık tutma; oluştukları yere anlam kazandırma işlevlerine sahip olduğu da söylenebilir.

Günümüzde bireysel ve toplumsal değişimler, toplumsal kurumlar başta olmak üzere insanın ilişkili olduğu bütün alanları etkilemiştir. Örneğin halk anlatıları içerisinde en kısa türlerden biri olan fıkralar dahi yeni neslin mizah algısındaki değişim ve dönüşümden ötürü tahammül edilemez uzunluktaki metinler olarak algılanır hâle gelmiştir. Bu itibarla genç kuşaklara geleneksel kültür mirasının önemli şubelerinden biri olan efsanelerin aktarımı için efsane metinlerinin derlenmesi ve çeşitli vesilelerle yayımlanması yerinde olacaktır. Biz de bu amaçla çalışmamızın bu bölümünde Urfa’nın mahalle, köy, ilçe gibi farklı yerleşim birimlerinden derlenen bazı efsanelere yer vermeyi uygun bulduk.

1) Nemrud’un beynine giren sineğin beynini kemirmesi

URFA’NIN ADI EFSANESİ

Urfa’ya “Şanlı” unvanı, burada yaşayan halkın Kurtuluş Savaşı’nda göstermiş olduğu kahramanca mücadeleden ötürü 22 Haziran 1984’te TBMM tarafından verilmiştir. Şehre Urfa adının verilmesiyle ilgili ise halk arasında aşağıdaki efsane anlatılmaktadır:

Urfa ve civarına hükmeden Nemrut kendisini bu bölgenin ilahı olarak görünce Allah, Azrail’e onun canını alması için emir verir. Ancak bu emri bir hikmet için topal bir sinek yerine getirecektir. İşte böyle, Allah muhkem bir kaleyi cılız bir askere fethettirecektir. Allah’ın emrine göre sinek Nemrut’un burnundan girecek, beynini kemire kemire ruhunu alacaktır. Sinek Nemrut’un burnundan girip beynini kemirmeye başlayınca Nemrut çok azap çekmeye başlar. Öyle ki başını duvarlara vurarak acısını hafifletmeye çalışır ama bazen kafasını parçalayacak kadar kendisine zarar vermeye başlar. Allah kâfirin ölümünün kolay olmayacağını vaat etmiştir. Bu Allah düşmanı Nemrut, askerlerine balyozlara keçe sarmalarını ve bu balyozlarla kafasına vurmaları emrini verir. Askerler bu Allahsızın kafasına korkuyla yavaş vurduklarında ise Nemrut:

-Vur ha! Vur ha! diye askerlere emir verir. “Vur ha!” emri Urfa ağzında önce Ruha, sonra da Urfa şekline dönüşür ve şehrin adı olur (K.K.1).

2) İnatçı Katır’ın Nemrud’un yaktığı ateşe odun taşımasını betimleyen sahne

KATIR VE KERTENKELE EFSANESİ (AKÇAKALE)

Halk kültüründe hayvanlarla ilgili olarak anlatılan efsaneler genelde açıklayıcı özellikler gösterir. Bazen ödül bazen de bir cezalandırma sonucunda meydana geldiğine inanılan bu durumlara örnek olarak Şanlıurfa’da şu efsane anlatılır:

Hz. İbrahim ateşe atılacağı zaman Nemrut, civar yerlerden odun toplanmasını emreder. Askerler bütün yük hayvanlarını toplar. Ama hiçbir hayvan bu odunları taşımayı kabul etmez. Hatta deveye zorla yüklenen odunları deve sırtından atar. Sadece bir hayvan hırs ve inadından bu odunları taşır: katır. Hz. İbrahim bunun üzerine katıra “Senin dölün yayılmasın!” diye beddua eder. Bundan dolayı katırların soyu kesiktir.

Ateş yanmaya başlayınca bütün hayvanlar ateşin sönmesi için üflemeye başlar fakat kertenkele ateşin harlanması için var gücüyle üfler. Hz. İbrahim ona da beddua eder. Onun için kertenkele görüldüğü yerde öldürülür (K.K.2).

ŞIH NARİKEY (ŞIH ANNARİKE) EFSANESİ (BİRECİK)

Urfa’nın Birecik ilçesinde Şeyh Muhammed Ali Narikey lakabıyla bilinen bir veli yaşamıştır. Bahçesinden nar çalan hırsızların çaldıkları narları, gösterdiği kerametle kor ateşe dönüştürdüğünden bu şeyh “ateş sahibi” anlamına gelen Narikey lakabını almıştır. Şeyh Narikey’in türbesi Birecik’te Saha Mahallesi’nde Atatürk İlkokulu sokağında bir evin avlusunda bulunmaktadır. Şıh Narikey ile ilgili halk arasında aşağıdaki efsane anlatılır:

Şıh Narikey bir gün, kerametine inanmayan bir fırıncının yanında fırıncı çırağını yanına alıp fırının içine atlar. Fırındakiler imdat eyler, ortalığı velveleye verirler fakat fırının kapağını açamazlar. Bir süre sonra kapak açılır ve çırak dışarı çıkar. Vücudunda hiçbir yanık yoktur. Etrafındakilere:

-Fırının içi buz gibiydi, der. Fırıncı, Şıh Narikey’in sıradan biri olmadığını anlar, tövbe edip ondan özür diler. Şıh Narikey, öldüğünde evine gömülmeyi vasiyet eder. Ancak ölümünden önce bu vasiyeti unutulur. Öldüğü gün cenazesini salla Fırat’ın karşısına geçirmeye çalışırlar, ama tabutu sala bindirdiklerinde Fırat dalgalanmaya başlar. Salı geri çevirdiklerinde sakinleşir. Bunun üzerine onun vasiyetine uyarak evine gömerler (K.K.3).

KATİL EFSANESİ (BOZOVA)

Şanlıurfa yöresinde dinleyenlerin ibret alması için anlatılan olağanüstü efsaneler, özellikle insanların toplu olarak bir arada oldukları mekânlarda anlatılır. Bu efsanelerden birisi şöyledir:

Adamın biri doksan dokuz kişiyi öldürmüştür. Bir gün yaptığı işlerden pişman olup tövbe etmeye karar verir. Bulunduğu köyden yola çıkar, artık yeni bir hayata başlayacaktır. Fakat yolda Azrail aleyhisselam sinesine konar, adamın canını yolda alır. Cehennem melekleri adamın ruhunu almaya gelirler, ne de olsa bu adam doksan dokuz kişinin katilidir. Ancak cennet melekleri de onun ruhunu almaya gelmişlerdir. Çünkü o günahlarından tövbe etmiş ve yeni bir hayata başlamak istemektedir. Cennet ve cehennem melekleri bu adamın ruhunu paylaşamayınca Allah’ın huzuruna çıkarlar:

-Ya Rabbi, her şey sana malumdur, bu adam hangi tarafa gitmelidir, derler.

Cenab-ı Allah, ölümün gerçekleştiği yerle ayrıldığı ve gideceği yeri meleklerin ölçmesini ister. Hangi tarafa yakınsa ona göre muamele etmelerini emreder. Melekler ölçerler ve adamın gideceği beldeye bir adım daha yakın olduğunu görürler. Bunun üzerine onun ruhunu cennet melekleri alıp giderler. (K.K.4).

SUFRA KÖYÜ EFSANESİ (CEYLANPINAR)

Ceylanpınar ilçesinde bulunan Sufra köyünün bu adı almasıyla ilgili şu efsane anlatılır:

Hz. İsa ve havarileri Yahudilerin zulmünden korunmak için Ceylanpınar civarında bir köye gelirler. Aç, susuz ve yorgun olan bu kişilere kimse bir şey ikram etmez. Allah’tan kendileri için bir sofra indirmesini isterler. Dilekleri kabul olur ve Allah’ın izniyle gökten kendilerine bir sofra indirilir. Olayın geçtiği yere Sufra ismi verilir, bu köy günümüzde Ceylanpınar ilçesine bağlıdır (K.K.5).

HALFETİ EFSANESİ (HALFETİ)

Halfeti; Cittaslow(1) Uluslararası Koordinasyon Komitesi tarafından 2013 yılında “Sakin Şehir” ağına kabul edilen, tarihî taş evleri ve doğasıyla Güneydoğu’nun saklı cenneti olarak adlandırılır. Özellikle 2000 yılından itibaren Atatürk Barajı’nın suları altında kalan ve batık kent olarak tabir edilen Savaşan köyüne yapılan tekne turları sayesinde son yıllarda turizm potansiyelini artıran bu kentin adını ölümsüz bir aşkın hatırasından aldığına inanılır ve bu konuda aşağıdaki efsane anlatılır:

Halil ve Fatma adlı iki genç birbirlerine âşık olurlar. Fakat Fatma amcasının oğluna beşik kertmesi olduğu için aileleri evlenmelerine izin vermez. Bunun üzerine gençler kavuşamayacaklarını anlayınca kendilerini Fırat’a atıp boğulurlar. Anlatıya göre Halfeti ismi Halil-Fatma isimlerinin halk ağzında değişmesiyle Halfeti olmuştur (K.K.7).

TILEYLİ EFSANESİ (HALİLİYE)

Bugün Haliliye ilçesine bağlı olan Tıleyli köyü geçmişte nüfusunun azlığı ve diğer köylere uzaklığından dolayı insanların geceleri uğramaktan çekindikleri bir köydür. İlçe merkezine 40 km mesafede olan bu köyle ilgili neredeyse her yaşlının gece yaşadığı bir hayalet macerası vardır. Bunlardan birisi de aşağıdaki efsanede anlatılmaktadır:

Tıleyli köyüne 10 km mesafede olan Balkatan köyünden İsmail isminde biri, bir gün gece yarısına kadar dostunun yanında kalır. Gece Tıleyli’den ayrılmak için ev sahibinden izin alır. Köyün dışına çıkınca atını dörtnala koşturmaya başlar. Fakat köy gözden kaybolunca atı yavaşlamaya başlar. İsmail atı kırbaçlamaya başlar ama nafile… Atın koşmaya çalıştığını ama onu çeken bir varlığın olduğunu fark eder. Arkasını döndüğünde gece vakti köyün çok uzağında olmasına rağmen bir kedi görür. Kedi atın kuyruğuna yapışmış, iki ayağını âdeta yere mıhlamış, atın gitmesini engellemektedir. İsmail, bunun bir kedi olmadığını anlar ve silahını ona doğrultup bir kurşun sıkar. Kurşunun sesiyle ürken at tekrar dörtnala koşmaya başlar ve İsmail köyüne varır. Sabahı zor eden İsmail, güneş doğar doğmaz tekrar geldiği yoldan Tileyli’ye geri gider. Ancak yolda ne bir kedi leşi ne de en ufak bir kan izi vardır. O zaman İsmail gördüğü bu kedinin aslında bir cin olduğu anlar (K.K.8).

3) Şeyh Hayat el-Harrani’nin mimara kıbleyi düzelttirmesi sahnesi

HARRAN ULU CAMİİ EFSANESİ (HARRAN)

UNESCO tarafından Dünya Mirası Geçici Listesi’ne alınan Harran Ören Yeri, Türkiye’nin önemli tarihî yerlerinin başında gelmektedir. Harran’daki İslam Dönemi’nin önemli eserlerinden olan ve Harran Höyüğü’nün kuzeydoğu eteğinde yer alan Harran Ulu Camii ile ilgili halk arasında şöyle bir efsane anlatılır:

Harran Ulu Camii yapılırken kıble tayini konusunda bir münakaşa çıkar. Caminin mimarı kıblenin farklı bir tarafta olduğunu, Şeyh Hayat el Harranî hazretleri ise mimarın gösterdiği yerden farklı bir tarafta olduğunu söyler. Münakaşa ilerleyince Hayat el Harranî hazretleri mimarın kulağından tutup kendi gösterdiği cepheyi parmağıyla gösterince mimar şeyhin parmaklarının yönünde Kâbe’yi görür. Bunun üzerine pişman olup Harranî hazretlerinin eteğine sarılır ve böylece caminin kıblesi tam olarak tayin edilmiş olur (K.K.9).

ZILAN VE MILAN EFSANESİ (HİLVAN)

Güneydoğu’da, bilhassa Şanlıurfa’da yaşayan aşiretlerin temelde iki kola ayrıldığına inanılır. Bu kollar Zılan ve Mılan kollarıdır. Bu kolların oluşumu ile ilgili halk arasında şu efsane anlatılır:

Binlerce sene önce göç ederek Urfa’ya gelen bir ailenin yanında yemek için hiçbir şey kalmaz. Aile açlıktan ölmek üzeredir. Bu ailenin iki oğlu vardır. Birinin adı “Mıl” diğerinin adı da “Zıl”dır. Bu iki kardeş yiyecek bulmak için ava çıkarlar. Fakat şiddetli bir kar yağıp tipi çıkınca bunlar yönlerini kaybederler. Kar ve tipi yedi gün sürer, aile çocuklarının hayatından ümidini keser. Kardeşler ise atlarını kesip iç organlarını çıkararak atın karnında kendilerini soğuktan korurlar. Tipiden sonra ailelerini ararlar, fakat bir türlü bulamazlar. İkiye ayrılıp farklı yönlere giderek ailelerini aramaya karar verirler. Bu kardeşlerden Van-Ağrı istikâmetine giden kardeş Zılan kolunu, Viranşehir-Mardin hattına giden kardeşin ise Mılan kolunu oluşturduğuna inanılır (K.K.10).

KAŞMER DAĞI EFSANESİ (KARAKÖPRÜ)

Şanlıurfa’nın merkez ilçesi Karaköprü’de bulunan Kaşmer Dağı’nın bu ismi nasıl aldığıyla ilgili aşağıdaki efsane anlatılır:

Bir rivayete göre Yavuz Sultan Selim Urfa’yı fethettikten sonra, bir diğer rivayete göre ise VI. Murat Bağdat Seferi sırasında Urfa’dan geçerken dağlarda koyun otlatan bir çobana rastlar. Çoban gelen misafire izzet ikramda bulunur, bir de yavruyken yakalayıp büyüttüğü ceylanı misafirine hediye eder. Padişah, bundan çok memnun olur ve çobana:

4) Osmanlı padişahının çobanla karşılaşması sahnesi

-Dile benden ne dilersen, der. Çoban bu kişinin sıradan biri olmadığını hatta yönetici kısmından biri olduğunu anlar ve koyun otlattığı sıradağları göstererek bu dağları kendisine bağışlamasını ister. Padişah bu ölçüsüz teklif üzerine, “Hadi oradan kaşmer!(2)” der (K.K.11).

Günümüzde Karaköprü ilçesinde bulunan dağın isminin buradan geldiğine inanılır.

KOÇALİ BABA EFSANESİ (SİVEREK)

Siverek’te türbesini günde yüzlerce kişinin ziyaret ettiği ve Sahabe-i Kiram’dan olduğuna inanılan Koçali Baba ile ilgili şu efsane anlatılır:

Hendek Savaşı sırasında Peygamberimiz (sav) ve sahabeler günlerce aç kalmıştır. Sahabelerden Cabir-i Ensarî, Peygamberimiz (sav) ve birkaç sahabeyi yemek için evine davet eder. Hazırlık yapmak amacıyla bir rivayete göre koç bir diğer rivayete göre de deve yavrusunu onlara ikram etmek için keser. Hz. Cabir’in iki erkek çocuğu vardır ve bu sırada kesilen hayvan ilgilerini çeker. Büyük oğlu Koçali, hayvan kesilirken evde değildir. Cerrah ise hayvan kurban edilirken oradadır. Koçali eve geldiğinde hayvanın kesildiğini öğrenince çok üzülür. Kardeşi Cerrah’a babasının hayvanı nasıl kestiğini sorar. Cerrah da Koçali’nin elleri ve ayaklarını bağlar ve kardeşinin boynunu keser. Koçali kanlar içinde can verir. Annesi durumu görünce feryat eder, bundan korkan Cerrah kaçarken damdan düşer. Onun da boynu kırılır ve o da vefat eder. Anneleri bu durum karşısında kendinden geçer ama misafiri Peygamberimiz (sav) olduğu için onu rahatsız etmemek amacıyla cesetleri arka odalardan birine götürüp saklar.

Peygamberimiz (sav) eve davet edilir ve kendisi gelene kadar yemeğin kapağının açılmamasını tembihler. Biraz sonra peygamberimiz ve sahabeler eve gelir ancak yemeğe gelen sahabe sayısı çok fazladır. Cabir ve karısı önce telaşa düşer ama bunda bir hikmet vardır diye düşünürler. Bu arada Cebrail, Peygamberimize (sav) gelip Cabir’in evinde gerçekleşen hadiseyi anlatır. Peygamberimiz (sav) yemeğe başlamadan:

-Çocukları da çağırın yemeğe başlayalım, der. Hz. Cabir ev tarafına geçer ve hanımına durumu anlatır. Karısı çocukların belki dışarıda oynadığını, Resulullah’ı (sav) bekletmemelerini söyler. Bu arada Cebrail, çocuklar gelmeden yemeklere el sürülmemesi gerektiğini Efendimize haber verir. Hz. Cabir tekrar çocukları isteyince hanımı ağlayarak durumu anlatır. Hz. Cabir de olayı Peygamberimize (sav) anlatır. O da çocukların cesetlerini getirmelerini ister. Peygamber Efendimiz mübarek elleriyle çocukların vücudunu mesh eder ve çocuklar dirilir. Ondan sonra sahabelerle Peygamberimiz (sav) yemeğe başlar. Yemek az olduğu halde bütün sahabeler doyar, kalan yemek de fakirlere dağıtılır (K.K.12).

İşte Siverek’te metfun bulunan Koçali Baba ve Cerrah Baba adıyla türbeleri bulunan iki zat Hz. Cabir’in iki çocuğu olduğu anlatılmaktadır.

5) Şeyh Müslüm’ün Kadına fakirlere bazlama dağıtmasını tavsiye etmesi

ŞEYH MÜSLÜM EFSANESİ (SURUÇ)

Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde yaşamış olan ve Ebu Na’me adıyla da anılan Şeyh Müslüm, âlim ve tasavvuf ehli bir zat olup Hicri 466 yılında Suruç’ta vefat etmiştir. Birçok keramet gösterdiğine inanılan Şeyh Müslüm ile ilgili şöyle bir efsane anlatılır:

Suruç’ta yaşayan bir kadının çocuğu hacca gider. O zamanlar hacca gitmek zor ve zahmetli bir iştir. Oğlundan başka kimsesi olmayan kadın Şeyh Müslüm’e gelip çocuğuyla ilgili tasalandığını söyler:

-Oğlum aylardır yollarda, aç mı açıkta mıdır acaba, der. Şeyh Müslüm eve gidip bazlama yapmasını ve bu bazlamaları fakirlere dağıtmasını söyler. Kadın bundan bir şey anlamaz ama şeyhin dediğini yapar. Aylar sonra çocuğu sağ salim hacdan döner. Annesi yolda hiç sıkıntı çekip çekmediğini sorunca o da bir gün ekmeğinin bittiğini ama tam acıktığı zaman heybesinin yeniden bazlamayla dolduğunu anlatır. Olayın yaşandığı zaman, kadının fakirlere bazlama dağıttığı zamana denk gelmiştir. Kadın bunun Şeyh Müslüm’ün bir kerameti olduğunu anlar (K.K.13).

İBRAHİM PAŞA EFSANESİ (VİRANŞEHİR)

İbrahim Paşa, Osmanlı Devleti’nin yıkılış döneminde Urfa’da yaşamış, bölgede aşiretler federasyonu başkanlığına benzer bir görev icra etmiş bir Osmanlı paşasıdır. Aynı zamanda Viranşehir ve civarında yaşayan Milli aşiretinin reisidir. Sultan Abdülhamid kendisine paşalık rütbesi vermiş ve onu manevi oğlu olarak taltif etmiştir. Hamîdiye Alayları’nın bölgedeki koordinasyonunu da İbrahim Paşa sağlamıştır. Bununla birlikte sonraki dönemlerde İbrahim Paşa ile Osmanlı Hükümeti’nin arası açılmış ve halk arasında devlete karşı gelinemeyeceğini vurgulayan aşağıdaki efsane anlatılmaya başlanmıştır:

Sultan Hamid’den sonra İbrahim Paşa, İstanbul’daki parti yöneticilerine isyan eder ve dağa çıkar. Bunun üzerine hükümet, hakkında ölüm fermanı çıkarır ve civardaki bütün aşiret reislerine de bu durum bildirilir. Paşa, hangi aşirete gitse hiçbir aşiret ona yardımcı olmaz. Bir gün dağda sırtını bir taşa dayayıp otururken taş arkasından yuvarlanır. Diğer taşa sırtını dayayınca o taş da yuvarlanır, onun yaslanmasına izin vermez. Bu defa sırtını büyük bir kayaya dayamaya çalışırken kaya dile gelir ve devletin hakkında ferman çıkardığı kişinin arkasında kimsenin durmayacağını söyler. Gerçekten de İbrahim Paşa Viranşehir’e bağlı Edşan köyünde bağlılarının bir kısmının ihanetinden dolayı yakalanıp öldürülür (K.K.14).

İNSANIN YARATILIŞI EFSANESİ (KISAS)

Şanlıurfa’nın Kısas beldesinde yaşayan Alevîler arasında insanın yaratılışı ile ilgili şu efsane anlatılır:

Cenâb-ı Allah Âdem’i yaratmaya karar verdiğinde melekler Allah’a:

-Ya Rab! Biz zaten sana ibadet ediyoruz, yeryüzünde bozgunculuk ve fitne çıkaracak bir varlığı mı yaratacaksın, derler. Allah:

-Ben sizden daha iyi bilirim, der. Cenâb-ı Allah, Cebrail’i toprak almak için yeryüzüne gönderir. Cebrail, toprakla pazarlık eder ama toprak, Âdem’in çamuru için toprak vermez. Cebrail Allah’ın huzuruna döner, Allah bu sefer İsrafil’i gönderir. O da topraktan toprak alamaz. Allah, Mikail’i gönderir fakat o da alamaz. Bu sefer Allah Azrail’i yollar ama o da alamaz. Allah, Azrail’e:

-Toprağa söyle ödünç versin, borç versin sonra borcunu alsın, der. Toprak buna razı olur. O günden beri topraktan doğumla alınan borç ölümle yine ona ödenir. Allah, toprağı aldıktan sonra Âdem’i yaratır, alın toprağı, üşümesin diye, Kuzey Kutbu’ndan; kaburga kemikleri İran dağlarından; hayâ (utanma) toprağı Avrupa’dan gelir. İnsanın zaman zaman hayâsızlık yapması bundandır. Ona Allah kendi suretinden suret verir, ruhundan ruh üfler. Âdem Aleyhisselam hapşırıp dirilir. Dirilip etrafına bakınca kendisine doğru üç varlığın geldiğini görür. Bunlar yaklaşıp:

-Ya Âdem, biz Allah’ın emriyle senin vücuduna gireceğiz, derler. Hz. Âdem bunu kabul etmez ve onlara siz kimsiniz, der. Onlar da biz akıl, fikir ve sabırız, derler. O zaman onları vücuduna kabul eder. Sonrasında üç varlığın daha yanına gelmekte olduğunu görür. Hz. Âdem bunları görünce tiksinir. Onlar yaklaşınca:

-Ya Âdem, biz Allah’ın izniyle senin bedenine gireceğiz, derler. Hz. Âdem kabul etmez ve siz kimsiniz, der. Onlar da biz hırs, nefs ve kiniz, derler. Allah’ın emri olduğu için onları da kabul eder. O günden beri vücut bunların savaş sahasına döner (K.K.15).

HAC KİLEB EFSANESİ

Hacı Kileb ziyareti Şanlıurfa merkezde Kazancı Pazarı’nın doğusunda Alpan Sokak’ta, Harran Kapısı’na giderken solda yer alır. Bu velinin, bir ağanın azabı (bekâr erkek hizmetçi) olduğu söylenilir. Bu zatın devamlı ibadetle meşgul olan bir kimse olduğu sanılmaktadır. Fakat herhangi bir tarikatla bağlantısının olduğu bilinmemektedir. Türbesinin üzerinde sadece “Rızalillahi’l-Fatiha, fi sene 1201” yazısı bulunmaktadır. Başka bir bilgi yoktur. Hac Kileb veya Hac Kelip (Hacı kelimesi, Urfa’da Hac olarak söylenilir) türbesine cuma günleri Cuma namazından önce kadınlar gelerek dilekte bulunurlar.

Anlatılan menkıbe şöyledir: “Bir sene Hacı Kileb’in efendisi hacca gider. Hac farizasının yapıldığı bir günde Urfa’da Hac Kileb’in hanımı Urfa yemeklerinden ‘dolmalı köfte’ yapmıştır. Üzerinden buhar kalkan dolmalı köfteyi ocaktan indiren evin hanımı, yanında bulunan Hac Kileb’e; ‘Ağan dolmalı köfteyi çok severdi. Keşke burada olsaydı da o da yeseydi., diye içinden geçen isteğini söyler. Hac Kileb de hemen; ‘Hanımcığım, istiyorsan biraz dolmalı köfte ver ağama götüreyim’, der. Hanım da ‘Nasıl ağasına götürür, her halde Hac Kileb’in kendisinin canı istiyor.’ diye düşündüğünden yemesi için bir sahan içine birkaç dolmalı köfte koyarak Hac Kileb’e verir. O da dolmaları alır hanımının yanından ayrılır. Doğru Hicaz’a yollanır veya elini oraya uzatır. Ağasını Kabe’yi tavaf ederken görür ve elindeki henüz üzerinden buhar kalkan dolmalı köfteleri ağasına verir. Ve ‘Ağam hanımım sana dolmalı köfte gönderdi, al sıcak sıcak ye’, der. Ağa şaşkınlık içinde köfteleri alır ve köftenin içine konulduğu sahanı da dönüşünde eve götürmek için saklar. Aradan zaman geçer hacılar Hicaz’dan memleketlerine dönerler. Tanıdıklar bu ağayı da ziyarete gelirler. O zaman ağa; ‘Beni değil, gidin azabım Hac Kileb’i ziyaret edin, asıl hacı odur’, der. Hac sırasında kendisine dolmalı köfteyi nasıl verdiğini anlatır ve yanında getirdiği sahanı hem karısına hem de misafirlerine gösterir” (Karakaş, 2017, s. 29). Ağa, Kileb’e seslenip çağırır. Cevap gelmeyince gidip bakarlar Kileb odada yoktur. İşte o zamandan beri Kileb’in adı “Hac Kileb” olarak söylenilir. Ziyarete daha çok kadınlar gitmektedir. Dilekleri olan bazı kadınlar, dilekleri yerine geldikten sonra cuma günleri dolmalı köfte yaparak Hac Kileb ziyareti önünde onun hayrına dağıtırlar.

CIRCİS (CERCİS) PEYGAMBER EFSANESİ

Hz. Circis halk arasında, Musul ve civarına peygamber olarak gönderildiğine inanılan; Hz. İsa’nın şeriatını devam ettiren bir peygamberdir. Onun adının verildiği, kiliseden camiye çevrilen Circis Peygamber Camii, Urfa’da Kamberiye Mahallesi’nde müftülük binasının bitişiğindedir. Halk arasında Hz. Circis ile ilgili şöyle bir efsane anlatılır:

6) Circis Peygamber’in fakir kadına mucizevi sopasını uzatması

Beslediği ineği dışında hiçbir hayvanı olmayan bir kadının ineği kaybolur. Kadın buna çok üzülür ve geçimini sağlayamaz hale gelir. Durumu Hz. Circis’e iletir. Hz. Circis, kadına ineğinin öldüğünü söyler, öldüğü yeri de ona tarif eder. Elindeki sopayı kadına verip ineğe sopayla vurmasını tembihler. Kadın tarif edilen yere gidince ineğinin ölmüş olduğunu görür. Sopayla ineğe dokununca inek dirilir ve köyün sürüsüne katılır (K.K.17).

7) Nemrud’un ateş yakılmasını yasaklamasından sonra çiğköftenin ilk yapılışı

ÇİĞKÖFTE EFSANESİ

Günümüzde Şanlıurfa ile özdeşleşen, mahallî bir yemek olmanın ötesinde gıda ve ticaret sektörünün önemli bir öğesi olan çiğköftenin ilk yapılışı, inanışa göre Hz. İbrahim dönemine kadar gitmektedir. Tercihten ziyade bir zorunluk sonucu yapılan çiğköfteyle ilgili halk arasında aşağıdaki efsane anlatılır:

Nemrut, Hz. İbrahim’i ateşe atmaya karar verince civarda yanabilecek odun cinsinden her şeyin toplanmasını emreder. Halka da evinde veya başka bir yerde ateş yakmayı yasaklar. O günlerde yeni evli bir genç dağa ava gider. Dönüşte avladığı ceylanı eşine teslim eden yeni evli genç bundan bir yemek yapmasını ister. Eşi, ateş yakmanın yasak olduğunu bildiğinden ateş yakmadan bir yemek yapmanın yollarını arar. Önce ceylanın etini taşta döve döve yumuşatır. Daha sonra bulgur, isot ve diğer baharatlarla bunu yoğurmaya başlar. Malzemelerin diriliğini kaybettiğine kanaat getirince bu karışımı eşine ikram eder. Çiğköfte böylece ortaya çıkmış olur (K.K.18).

 

 

SAMANYOLU EFSANESİ

Samanyolunun oluşumu üzerine anlatılan efsane Kürtçede “kadız” adıyla anlatılmakta ve etiyolojik efsanelere güzel bir örnek teşkil etmektedir.

Binlerce sene evvel, Urfa’nın köylerinde çok şiddetli bir kış olur. Soğuklar toprağın verimini etkiler, ekinleri don vurur; insanlar ve hayvanlar yiyecek bulmakta zorlanmaya başlar. Fakat bu olayın geçtiği köyün ağasının kileri erzak, samanlığı da saman doludur. Ancak köylülerin ve hayvanların durumu ağanın umurunda bile değildir. Köylüler, ondan hayvanları için birkaç çuval saman ister, fakat ağa onları evinden kovar. Bunun üzerine köylüler ağanın samanlığında bir delik açıp kendi ahırlarına saman taşımaya başlarlar. Ancak ne kadar dikkat ederlerse etsinler saman dökülüp ağıllar arasında iz oluşturur. Yerler çamur olunca da dökülen samanı toplamak imkânsız hale gelir. Köylüler bu durum karşısında Allah’a yalvarıp: “Allah’ım, sabah gün doğduğunda bu izler görülecek, ayıbımız ortaya çıkacak. Biz bu kötü işi hayvanlarımız aç kalmasın diye yaptık. Bizi itin, köpeğin diline düşürme! Bizi bu ayıptan, hırsız damgası yemekten sen kurtar!” diye dua ederler. Allah, onların bu mahcup hallerine acır ve dualarını kabul eder. Çıkardığı bir hortumla dökülen samanları gökyüzüne çıkarır. Böylece geceleri görülen samanyolu oluşur. Hırsızlar, yaptıkları kötülüğü unutmasın diye de artık geceleri samanyolu görünmeye başlar (K.K.19).

8) Hz. Süleyman ve Serçe

SERÇE EFSANESİ

Hayvanlarla ilgili efsanelerin büyük bir kısmı açıklayıcı özellikler göstermektedir. Halk arasında bazı hayvanların günümüze gelene kadar geçirmiş oldukları değişimler efsaneler yoluyla izah edilir. Şanlıurfa yöresinde serçelerin özelliğiyle ilgili şöyle bir efsane anlatılır:

Eskiden beri serçe, kuşlar arasında en haşarı ve yerinde duramayanıdır. Kuşların dilini bilen ve onların padişahı olduğu söylenen Hz. Süleyman, bir gün serçeyi huzuruna çağırır. Fakat serçe onu dinlerken yerinde duramaz, sağa sola zıplamaya devam eder. Hz. Süleyman serçeye sinirlenir ve “Bunun ayağına bukağı vurun!” der. Fakat serçe bukağıya rağmen yerinde duramaz, zıplamaya devam eder. O günden sonra serçelerin iki ayağı üzerinde sıçrayarak hareket ettiklerine inanılır (K.K.20).

SON NOTLAR

(Bu bölüm, Mersin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Ana Bilim Dalı’nda tarafımızca hazırlanan “Şanlıurfa Efsanelerinin İcra Bağlamı ve İşlevleri” adlı doktora tezi esas alınarak ve alanda yeni derlemeler yapılarak oluşturulmuştur.)

2) Cittaslow: 1999 yılında İtalya’da kurulmuş uluslararası belediyeler birliğidir. Kelime kökeni İtalyanca “Città ” ve İngilizce “Slow” kelimelerinin birleşmesiyle türetilen Cittaslow, “Sakin Şehir” anlamında kullanılmaktadır.

3) Kaşmer: Maskara.

KAYNAKÇA

Boratav, P. N. (1997). 100 soruda Türk Halk Edebiyatı. Gerçek Yayınevi.

Buch, W. (2006). Masal ve efsane üzerine (A. O. Öztürk Çev.) Halk Biliminde Kuramlar ve Yaklaşımlar 1 içinde (s. 223-229), Geleneksel Yayıncılık.

Fedakâr, P. D. (2008). Karakalpak Efsaneleri (inceleme-metinler) [Yayımlanmamış Doktora Tezi]. Ege Üniversitesi.

Karakaş, Mahmut. (2017). Urfa’da Tasavvuf İzleri, ŞURKAV Yayınları.

Sakaoğlu, S. (1980). Anadolu Türk Efsanelerinde Taş Kesilme Motifi ve Bu Efsanelerin Tip Kataloğu. Kültür Bakanlığı Milli Folklor Araştırma Dairesi Yayınları.

Sakaoğlu, S. (2009). Efsane Araştırmaları. Kömen Yayınları.

Sözlü Kaynaklar

K.K.1: Hasan Fehmi Hayırlı, kişisel görüşme, 12.05.2019.

K.K.2: Şehriban Ayaz, kişisel görüşme, 10.12.2018.

K.K.3: Hediye Sapan, kişisel görüşme, 22.07.2018.

K.K.4: Ferhat Dağ, kişisel görüşme, 16.05.2018.

K.K.5: Hüseyin Çıtrık, kişisel görüşme, 03.05.2019.

K.K.6: Vahap Aslan, kişisel görüşme, 09.10.2019.

K.K.7: Kâmil Kürkçü, kişisel görüşme, 30.06.2019.

K.K.8: Veyis Demir, kişisel görüşme, 14.01.2018.

K.K.9: Zeynep Demirkol, kişisel görüşme, 11.10.2018.

K.K.10: İbrahim Bozkurt, kişisel görüşme, 27.02.2019.

K.K.11: Suphi Yavuz, kişisel görüşme, 14.02.2018.

K.K.12: Ramazan Özgültekin, kişisel görüşme, 19.07.2017.

K.K.13: Bilal Yılmaz, kişisel görüşme, 22.08.2018.

K.K.14: Fethi Kırmızı, kişisel görüşme, 13.07.2019.

K.K.15: Mehmet Acet, kişisel görüşme, 07.07.2019.

K.K.16: Cemal Sapan, kişisel görüşme, 14.02.2018.

K.K.17: Abdullah Diken, kişisel görüşme, 01.02.2019.

K.K.18: Hamit Kırboğa, kişisel görüşme, 12.06.2019.

K.K.19: Misbah Hicri, kişisel görüşme, 30.01.2019.

K.K.20: Mükerrem Tatlı, kişisel görüşme, 10.07.2018.

Dijital Görselleştirmeler: Mustafa Akgül / 2025

Sitede Ara