Açık Mod
Koyu Mod
page-title

ŞANLIURFA KÜLTÜRÜNDE KOMŞULUK HUKUKU


GİRİŞ

İnsan, fıtratı gereği temel ihtiyaçlarını karşılamak için diğer insanlarla bir arada hayatını sürdürmek durumundadır. Bu gerçeğin zorunlu bir sonucu olan komşuluk, birbirine yakın olan ve aynı çevrede yaşayan bireyler arasındaki sosyal ilişkileri ifade eder. Bir sosyal kurum olarak komşuluk, beşeri ilişkiler bakımından toplum hayatının aileden sonraki halkasını teşkil eder. Her din ve kültürde komşular arasındaki ilişkileri düzenleyen birtakım kurallar ve gelenekler mevcuttur. İslâm’da komşu hakları genel olarak kul hakkı çerçevesinde ele alınmış, ana babaya iyi davranmaktan sonra komşuya iyilikte bulunmak tavsiye edilmiştir (Nisâ 4/36). Aynı şekilde Hz. Peygamberin “Allah katında en hayırlı komşu, komşularına iyilik eden kimsedir” ve “Cebrail bana komşu haklarından o kadar çok söz etti ki komşuyu komşuya mirasçı kılacağını zannettim” hadisleri toplum hayatında komşular arasındaki karşılıklı merhamet, anlayış, dayanışma ve hoşgörünün yaygınlaşmasını sağlamıştır. Komşu kavramı hakkında ise bir evin farklı yönlerinde bulunan kırkar evi o eve komşu sayanlar olduğu gibi bir evden bağırıldığında sesin duyulabildiği bütün evlerin komşu sayılması gerektiğini belirtenler de olmuştur (Çağrıcı, 2002, s. 157).

İslam şehirlerinde komşular arasında saygı ve merhamet anlayışı içerisinde karşılıklı bir hukukun tesisinde dini emir ve tavsiyeler belirleyici rol oynamıştır. Hz. Peygamberin “komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” hadisi komşuluk hukukunun çerçevesine dair yaygın düşüncenin temel dinamiklerinden biri olmuştur. Genel olarak komşunun komşu üzerindeki hakları; komşuya kötülük ve eziyet etmemek, namusuna ve malına göz dikmemek, iyi ve kötü gününde yanında olmak, karşılaştığında selam verip hâl ve hatır sormak, talebi halinde ihtiyacına cevap vermek, yardım dilediğinde yardımda bulunmak, borç istediğinde vermek, hastalandığında ziyaret etmek, vefatında cenazesine katılmak, evinin cephesini kapatmamak, fakir ise teberruda bulunmak, yemeğini onun gözü önünde yememek veya ona da bir miktar vermek şeklinde belirlenmiştir. Bunların yanı sıra komşuya ikramda bulunmak, halinden haberdar olmak, karşılıklı olarak hediyeleşmek, bir başarı elde ettiğinde tebrik etmek, başına bir musibet geldiğinde teselli etmek gibi hususlar komşuluk ilişkilerinde riayet edilmesi gereken diğer ayrıntılar olarak öne çıkmıştır (Demirdağ-Turan, 2023, s. 594-597).

URFA’DA KOMŞULUK: FARKLILIKLARIN ZENGİNLİĞİ

Tarihi ve kültürel değerleriyle kadim bir mirası taşıyan Şanlıurfa, komşuluk ilişkileri bakımından da dikkate değer bazı geleneklere sahiptir. Anadolu’nun güney doğusunda kuzey Suriye topraklarının başladığı bir coğrafyada yer alan şehir aynı zamanda Mezopotamya’nın merkezinde farklı medeniyetlerin kesiştiği bir bölgede bulunmaktadır. Etrafındaki medeniyetlerden beslenen ve farklı kültürlerle şekillenen insan toplulukları asırlardan beri bu şehirde bir arada yaşamaktadır. Şehrin merkezinde ve kırsal bölgelerinde Türk, Kürt ve Arap nüfusun oluşturduğu topluluklar arasında dil, kültür, müzik, gelenek, mimari ve giyim kuşam gibi alanlarda benzerliklerin yanı sıra belirgin farklılıklar da göze çarpmaktadır. Söz konusu farklılıklar çatışma ve ötekileştirme yerine hoşgörü iklimi içinde bir ahenk oluşturmaktadır.

Urfa’yı diğer birçok Anadolu şehrinden ayıran özelliklerinden biri farklı kültürler arasındaki toplumsal hoşgörüdür. Geçmişten günümüze komşuluk ilişkilerine yansıyan değerlerin ortaya çıkarılması bu farklılıklar dolayısıyla ayrı bir önem arz eder. Diğer yandan modern kent yaşamı ile birbirine benzeyen şehirlerin kadim değerleri, yakın zamana kadar varlığını devam ettiren geleneksel kültürde saklıdır. Bu sebeple Urfa’da komşuluk kültürünün izlerini tarihi vesikalar ışığında ele almakta yarar vardır. Şehrin geleneksel yaşamına ilişkin kesitleri yansıtan kayıtların başında Osmanlı döneminden kalan Urfa Kadı Mahkemesi’nin zengin içerikli vesikaları gelir. Mahkemeye yansımış olan bazı şikâyet ve davalar, komşular arasında ortaya çıkan sorunların tespiti ve bu sorunlara nasıl çözümler getirildiğinin belirlenmesinden ziyade gündelik yaşamda var olan komşuluk hukukunun genel çerçevesini anlamak için önem taşır.

Urfa, tarihin her döneminde bünyesinde taşıdığı farklılıkları birer zenginlik kabul ederek hoşgörü ikliminin hakim olduğu kadim şehirlerden biridir. 19. yüzyılda sakin bir Anadolu şehri olan Urfa’da nüfusun çoğunluğunu Müslümanlar oluşturmaktaydı. Ruha da denilen Urfa merkezinde günümüzden farklı olarak azımsanmayacak miktarda gayrimüslim mevcuttu. Şehrin gayrimüslimleri, Ermeni ve Süryaniler ile sayıları birkaç yüz kişiyi bulan Yahudilerdi. Zimmi adı verilen bu zümreler şehrin belli yerlerinde yoğunluk gösterse de birçok mahallede Müslümanlar ile kapı komşuluğu yapmaktaydı. Zira komşuluk kavramı din ayırımı yapılmaksızın mutlak olarak kullanıldığından gayrimüslim komşuların da komşuluk haklarına riayet etmeyi gerektirmekteydi. Cumhuriyet dönemine kadar Müslümanlar ile gayrimüslimlerin bazı mahallelerde birlikte yaşadıkları ve birçok sokakta kapı komşusu oldukları bilinmektedir. Esasında Müslümanlar ile gayrimüslimler sadece aynı mahalle ve sokakları paylaşmıyorlardı aynı zamanda çarşı pazarlarda dükkân komşusu veya aynı sanatı icra eden meslektaşlardı. Alım satım akitlerindeki karşılıklı mülk satışları, hem Müslümanlardan gayrimüslimlere hem de gayrimüslimlerden Müslümanlara mülk satıldığını ortaya koymanın yanı sıra komşuluk ilişkileri açısından dikkat çekicidir. Zira çoğunluğunu Ermenilerin oluşturdukları mahallelerde mülk satın alan Müslümanlar görüldüğü gibi Müslümanların oturdukları mahallelerde Ermenilerin ev satın aldığına da rastlanılmaktaydı (Üner, 2006, s. 109-110).

20. yüzyıl başlarındaki siyasi hadiseler hariç tutulursa Urfa’da hem farklı etnik yapıdaki Müslümanlar, hem de Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında, kaynağını İbrahimi öğretilerden aldığına inandığımız toplumsal bir hoşgörü iklimi hâkimdi. Hayatın olağan akışı içinde zaman zaman komşular arasında ortaya çıkan çeşitli sorunlar da diğer komşular, muslihun tabir edilen uzlaştırıcılar yahut şehrin kadısı tarafından çözüme kavuşturulmaktaydı. Zira Müslümanlar birbirileri arasındaki anlaşmazlıkların ortadan kaldırılması noktasında görevlidirler ve komşuluk ilişkileri dahil arayı bulmak için ellerinden geleni yapmak ile mükelleftirler (Türkmenoğlu-Göklü, 2020, s.151). Komşular arasındaki sorunlar için kadılar öncelikle mahalle imamı, muhtarı ya da mahallelerin önde gelen kimselerine danışarak sorunları çözmekten yana tavır almaktaydı (Taş, 2019, s. 142-144). Günümüz ilişkilerinde de yer yer devam eden benzer durumlarda taraflar sorunlar için resmi makamlara müracaat etmenin yanı sıra bazen bir kanaat önderine gitmeyi de tercih etmektedir.

KOMŞULUKTA HAREMLİK SELAMLIK FAKTÖRÜ

İslâm şehirlerinde olduğu gibi Urfa’da da komşuluk ilişkilerine yön veren temel faktörlerden biri haremlik-selamlık geleneğidir. Dini hayatın bir gereği olan bu gelenek komşular arasında geliştirilen ilişkilerde belirleyici faktörlerden biridir. Eskiden evlerin inşasında ve mimari yapısında bu durum daha ziyade göz önünde bulundurulmakta böylece aile hayatının mahremiyetine dikkat edilerek komşuların birbirlerine karşı hukuku ve saygınlığı korunmaktaydı. Urfa kadılığının huzuruna gelen bazı davalarda bu konudaki toplumsal hassasiyeti görmek mümkündür. Nitekim Cami Kebir (Ulu Cami) Mahallesi’nde komşusuna ait evin avlusundaki kuyudan su alan Halil kızı Zemzem’in vefatından sonra kızları Elif ile Emine’nin su almalarına izin verilmeyince kadılığa çağrılan komşuları Ali Efendi, Zemzem Hanım’ın akrabası olmamasına rağmen yaşlılığı sebebiyle kendisine merhamet edilip su almasına izin verdiğini ancak vefatından sonra su almaya gelen genç kızlarının namahrem olduklarını ve evde yetişkin erkek çocukları bulunması hasebiyle bunu engellediğini belirtmiştir (BOA, MŞH.ŞSC. d. 210, s. 239, b. 103). Evlerinde kuyu bulunmayan ailelerin, mahalle çeşmelerinin yanı sıra komşu kuyularından da su alması modern öncesi dönemde sık karşılaşılan bir durumdu ve komşular arasındaki yardımlaşma ile dayanışmayı arttıran faktörlerdendi.

Müslümanlara ait büyük evler, sahiplerinin vefatından sonra geride kalan çocukların birden fazla olması halinde ya vârislerden biri tarafından satın alınmakta veyahut satılarak parası terekeye dâhil edilmekteydi. Bazen de vârislerin anlaşması ve evin fizikî olarak elverişli olması halinde haremlik selamlığın ortasına bir duvar örülmek suretiyle ev ikiye bölünerek her bir hane için birbirinden tamamen ayrı ve bağımsız birer ev teşkil ettirilmekteydi. Müslümanlara ait evler için böyle bir durumun oluşmasında haremlik selamlık faktörü ön plandaydı (Taş, 2019, s. 136).

AYNI AVLUDA ORTAK BİR HAYAT

Gayrimüslim mahallelerinde bazı büyük evler fizikî olarak taksim edilmeyip birden fazla aile tarafından kullanılmaktaydı. Bu evlerde avlu, dam, zerzemin (kiler), matbah (mutfak), tandırlık (ocaklık), su kuyusu, helâ (lavabo) ve sokak kapısı ortak kullanım alanlarıydı. Satış söz konusu olduğunda evlerin bu özellikleri “matbahtan hakk-ı tabhı, su kuyusunda hakk-ı şürbü, kapıdan hakk-ı murûru, helâdan hakk-ı istirahâtı, havştan (avludan) bil-cümle hukûku” (BOA, MŞH.ŞSC. d. 205, s. 190, b. 468; BOA, MŞH.ŞSC. d. 210, s. 166, b. 532) şeklinde ifade edilmekteydi. Şehrin bazı gayrimüslim haneleri, büyük evlerin bölmelerinde ayrı birer komşu olarak yaşamaktaydı. Bu haneler arasında bazen akrabalık bağı mevcut iken bazen de herhangi bir yakınlık söz konusu olmayan kiracılardı. Kiracıların bu evlere rağbet gösterme nedeni daha geniş evlere kira ödeyememesi olmalıdır. Göz göz odalardan sakin olan haneler, evlerin müştemilatını yani bazı bölümlerini “hâne şerîki” denilen diğer komşu ile ortak kullanmaktaydı. Mesela Kebîr Kenisa (Büyük Kilise) Mahallesi sakini olan leblebici esnafından Artin ile Fırıncı Kevok, geniş bir avluda aileleriyle birlikte oturmakta ve evin “matbahını, su kuyusunu, helâsını ve havşını (avlusunu)” ortak kullanmaktaydılar (BOA, MŞH. ŞSC. d. 205, s. 77, b. 178).

Esasında aynı avluda ortak bir hayat süren haneler sadece gayrimüslimlerden ibaret değildi. Zira bundan kırk elli yıl öncesine kadar bu durum bazı Müslümanlar arasında da görülmekteydi. Müstakil ev kiralamaya gücü yetmeyenler, kiraya ihtiyacı olan kimselerin evlerinin bir-iki odasında kiracı olarak otururdu. Bu evlerde ortak alanları birlikte kullanırlardı ve buna “ev evin içinde” denirdi. “Ev evin içinde” oturmalarda ev sahibinin yaşlı karı koca olmasına dikkat edilirdi. Urfa’nın yakın dönem şehir hayatı hakkında çok kıymetli çalışmalar yapan kaynak kişilerden Dr. Cihat Kürkçüoğlu, babasının da ilk evlendiğinde böyle bir evde ikamet ettiğini, abisi ve kendisinin bu evde doğduğunu ve bilahare müstakil bir ev satın aldıklarında buradan taşındıklarını ifade etmiştir.

Urfa evlerinde gündelik yaşamın içinde mühim bir işleve sahip olan avlular, Osmanlı dönemi evraklarında zaman zaman havş veya havlu (avlu) şeklinde yer almıştır. Fakat şehir insanları bu avluları ailenin yaşamını sürdürdüğü, gündelik yaşamın önemli bir kısmını geçirdiği mekân anlamında “hayat” şeklinde de isimlendirmiştir. Halk arasında söz konusu evler için hala yaygın şekilde “hayatlı ev” tabiri kullanılmaktadır. Dolayısıyla bu tür evler sadece dört duvardan ibaret değil aynı zamanda bir “hayata” yani hane halkına özel açık bir yaşam alanına da sahipti. Bu alanda çocuklar oyun oynayabildiği gibi kadınlar da günlük kıyafetleriyle rahat bir şekilde oturup kalkmaktaydı. Avluda bulunan yazlık ve kışlık eyvanlar, hayatların kullanımına işlevsellik kattığından evlerin günlük işleri yılın çoğu zamanında hayatta yapılırdı.

Aynı avluda ortak bir hayat süren komşu ailelerin paylaştıkları da sadece avlu değildi. Yardımlaşma ve güven temeline dayanan ilişkiler ortak ihtiyaçlar ile beraber komşuluk bağlarını güçlendirmeye yardımcı olmaktaydı. Ortak mekânlarda yaşamın acı tatlı tüm duyguları da komşularla birlikte yaşanmaktaydı. Özellikle bayramlar, taziyeler, düğünler, doğumlar, uğurlamalar bugün olduğu gibi eskiden de komşuluğun kendini daha belirgin gösterdiği anlardı. “Komşu komşunun külüne muhtaçtır” atasözü burada hemen her gün gerçek anlamıyla yaşanırdı. Zira bu hanelerin aşları dahi aynı tandırlıklarda pişmekteydi. Nitekim Kebir Kenisa Mahallesinde Kevork ile İsa oğlu Yakut, “ma‘lûmatü’l-hudûd ve’l-cirân bir bâb menzil derûnunda yönü garba matbahın hakk-ı tabhı içün her ikisi musâvi-yi müşterek” idiler. Bir başka ifade ileoturdukları evin mutfağını birlikte ve eşit şekilde kullanma hakkına sahip idiler (BOA, MŞH. ŞSC. d. 206, s. 218, b. 671).

Evin bazı bölümlerinin birden fazla aile tarafından aynı şartlarla ortaklaşa kullanılıyor olması, kaçınılmaz olarak çeşitli ihlalleri, rahatsızlıkları ve sorunları da beraberinde getirmekteydi. Şikâyetler umumiyetle ortak kullanılan alanın bazen bir komşu tarafından tamamen gasp edilmek istenmesi veya bu alanı diğer komşuya kullandırmak istememesinden kaynaklanmaktaydı. Mesela ortak kullanılan mutfağı haksız şekilde zapt edip araya duvar örmek isteyenler olabiliyordu. Ancak kadılık bu duvarları kaldırtarak mutfakların eskisi gibi ortaklaşa kullanılması sağlanmaktaydı (BOA, MŞH. ŞSC. d. 228, s. 375, b. 660).

Gayrimüslimlerin İslam dinindeki gibi bir haremlik selâmlık anlayışına sahip olmaması, onların hane mahremiyetini önemsemediği şeklinde algılanmamalıdır. Zira onlar da gelenekle yaşattıkları dini değerlerine sıkı sıkıya bağlı idiler ve Müslümanlar gibi belli hassasiyetleri gözetmekteydiler. Mesela Ermeni Keşiş Serkis’in evinin iki penceresi bir diğer Ermeni komşusu Boyacı Agob’un evinin içini görmekteydi. Durumdan rahatsızlık duyan Agob, başka çare bulamayınca şer‘î mahkemeye giderek komşusu Keşiş Serkis’ten davacı oldu. Yetkililer tarafından olay yerinde yapılan keşif ve tahkikat neticesinde, dava konusu olan pencerelerin kapatılmasına ve Keşiş Serkis’in komşu evlerini görmeyecek şekilde yeni pencere açmasına karar verildi (BOA, MŞH. ŞSC. d. 211, s. 1, b. 709).

DAM KOMŞULUĞU

Urfa’da yaz ayları çok sıcak olduğundan eski taş evlerde insanlar kapalı mekânlar yerine daha serin olan avlularda ya da damlarda yatmaktaydı. Günümüzde gelişen teknoloji ile evlerin içi soğutulmakla birlikte balkonlarda yatmayı tercih eden insanlar çoktur. Bilhassa köylerde damlar uyumak için en ideal yerler olarak kullanılmaya devam edilmektedir. Gündelik yaşamda damların sık kullanılması sadece avlularda değil aynı zamanda damlarda da bir komşuluk hukuku ortaya çıkarmıştır. Eski taş evlerin damlarında rahat yatmak için dört ayaklı “yazlık yatak tahtı” kurulurdu. Biraz yüksekte yer alan bu tahtların etrafı uyuyanların görünmemesi için kendir sapından yapılmış “çığ” denilen bir perde ile kapatılırdı (Karakaş, 2012, s. 85). Çoğu zaman evler bitişik olduğundan, damdan dama geçiş de mümkündü. Bu sebeple hem rahat uyumak hem de damların kullanımı konusunda komşular arasında kabul görmüş karşılıklı bir hukuk tesis edilmişti. Mesela komşunun avlusu görüldüğünden genç ve yetişkin erkekler gündüz vakti kesinlikle dama çıkmazdı. Damda yatılacağı vakitlerde dahi gece karanlığında yatak tahtına çıkılır, sabah ezanı ile birlikte etraf aydınlanmadan damdan inilirdi. Bu hukuka riayet etmeyenlere, damlarda kuş besleyenlere iyi gözle bakılmaz, sözlerine güvenilmez, evlenirken kolay kolay kız verilmezdi (Kürkçüoğlu, 2005, s. 8).

Damların işlevi sadece yatılacak yerler olmasıyla sınırlı değildir. Güz mevsiminde hazırlanan biber, isot, salça ve türlü kurutmalıklar için halen damlar kullanılmaktadır. Bu sebeple insanların gündelik yaşamında damların önemli bir yeri vardır. Komşular arasında mutfak ve avlu gibi anlaşmazlık konusu olan alanlardan bir diğeri de damlardı. Bilhassa gayrimüslimler, komşularıyla ortak kullandıkları evlerin damlarında yatma konusunda anlaşamamakta ve bu sebeple zaman zaman birbirlerinden şikayetçi olmaktaydı (BOA, MŞS. ŞSC. d. 205, s. 92, b. 217). Mesela Kebir Kenisa Mahallesi’nde Makdisi Artin’nin komşusu Nikoğus’u mahkemede şikâyet etmesinin nedeni sadece geçme hakkı olan eyvanın üzerine yaz yatağı sererek burada uyumak istemesiydi (BOA, MŞH. ŞSC. d. 205, s. 280, b. 571). Damların kullanımı konusundaki anlaşmazlıkların çoğunlukla gayrimüslim komşular arasında gerçekleşmiş olması, Müslümanların komşuluk hukukuna riayet konusunda daha hassas davrandıklarına veya bu sorunları resmi makamlara taşımadan kendi aralarında suhuletle hallettiklerine işaret etmektedir. Esasında komşuluk hukukuna riayet etmeyenlere iyi gözle bakılmaması, sözlerine itibar edilmemesi ve hatta evlenirken bu kimselere kolay kolay kız verilmemesi toplumun komşu hakkına verdiği öneme de işaret etmektedir.

2) Malatyalı Halil Evi avlusu (Fotoğraf: Mustafa Akgül)

KOMŞULUK HUKUKUNA RİAYET

Osmanlı şehirlerinde sosyal yaşam, aile masumiyeti ve mahremiyeti çerçevesinde gelişen bir mimari karakter ortaya çıkarmıştır (Doğan, 2002, s. 16). Nitekim eski Urfa evleri sıcak iklim nedeniyle dar sokaklar etrafında birbirine bitişik inşa edilmenin yanı sıra hane halkının mahremiyetini korumak bakımından da komşuların birbirlerini görmeleri engellenmiştir. Bu sebeple evlerin komşu evlere bakan cephelerine pencere konulmayarak komşunun yaşam alanı olan “hayatı” namahrem gözlerden uzak tutulurdu. Yine bunun bir neticesi olarak mahallelerde yapımına yeni başlanılan evlerin inşaatları titizlikle takip edilirdi. Komşuları gerek mahremiyet gerekse de komşuluk hakkı açısından rahatsız edecek şekilde ev yapılmasına müsaade edilmezdi. Nitekim bazı inşaatlar, komşu evlerinin içini gördüğü veyahut onların yazlık eyvan manzarasını kapattığı gerekçesiyle durdurulmuştur (BOA, MŞH. ŞSC. d. 211, s. 224, b. 94). Bu durum şehirde yerleşmiş olan komşuluk ilişkilerini muhafazaya verilen önemi de göstermektedir.

Dört tarafı taş duvarlarla çevrili geleneksel Urfa evlerinin mimari yapısı, komşular arasında çeşitli duvar problemlerini beraberinde getirmekteydi. Komşulardan birinin, diğerine ait duvara zarar vermesi yahut mevcut duvarı yükselterek komşunun güneşini veya manzarasını kapatması mahkemeye taşınan sorunlardandı. Nimetullah Bey Mahallesi’nde Cündioğlu Mahey ile komşusu Ömer kızı Zeliha arasındaki anlaşmazlığın nedeni Cündioğlu’nun, evleri arasındaki duvarı haksız olarak yükseltmesiydi (BOA, MŞH. ŞSC. d. 211, s. 56, b. 815).

Eskiden evler, ister büyük ister küçük olsun genellikle bir hanenin yaşadığı müstakil şekildeydi. İnsanlar için bu durum evlerin mimari yapısında veya dış cephelerinde değişiklik yapmayı günümüzdekinden daha cazip hale getirmekteydi. Ancak komşulara rahatsızlık verilmesi halinde bu türden değişikliklere müsaade edilmezdi. Nitekim Hoca Ahmed Mahallesi’nden Mehmed oğlu Hüseyin, komşusu Hacı Kamilzâde Mehmed Bakır Efendi ile arasında bulunan duvarı yıkıp, yerine bina inşa etmek isteyince husumet ve anlaşmazlık ortaya çıkmış, mahkeme Hüseyin’in duvarı yıkmasına izin vermemiştir (BOA, MŞH.ŞSC. d. 206, s. 203, b. 618). Konuyla ilgili benzer kayıtlarda, komşulara ait arsa veya bahçeleri işgal etmek suretiyle yapılmak istenen duvar inşaatları durdurulmuş (BOA, MŞH.ŞSC. d. 206, s. 486, b. 505), bitişik durumdaki taş evlerde yapılan tadilatlar dolayısıyla zarar gören komşu duvarları tamir ettirilmiştir (BOA, MŞH.ŞSC. d. 226, s. 430, b. 41). Belgelerde sıkça rastlanan benzer örnekler Osmanlı döneminde komşular arasında ortaya çıkan sorunların komşuluk hukuku çerçevesinde çözüldüğüne işaret etmektedir.

Eskiden komşuların aile mahremiyetine saygı duymak esas olduğundan onların avlu ve pencerelerini gören evler, halk arasında pek talep görmemekteydi. Nitekim Hüseyin kızı Ayşe ile Mustafa kızı Rukiye, vekilleri aracılığıyla Sultan Bey Mahallesi’nden Abdülkadir ile Marangoz Mahmud’dan içini görmeden 4250 kuruşa bir ev satın alarak parasını ödemişlerdir. Ancak evin içini gördükten sonra bir pencerenin komşu evini görmesi nedeniyle evi satın almaktan vazgeçerek paralarını geri almışlardır (BOA, MŞH.ŞSC. d. 210, s. 143, b. 470). İnsanlar ev alırken, birçok etkenden ayrı olarak, günümüzde olduğundan daha fazla bir şekilde pencerelerin manzarasını ve komşu evlerin içini ya da avlusunu görüp görmediğine dikkat etmekteydi. Başka şehirlere ait arşiv kayıtlarında da sıkça karşılaşılan bu durum, Osmanlı toplumunun genelinde mahremiyete saygı konusundaki yüksek hassasiyetin benzer şekilde Urfa’da da mevcut olduğuna işaret etmektedir.

Mahalle içinde evin kapısı, duvarı ve pencereleriyle ilgili mimari değişikliklerde komşuların rahatsız olup olmaması esas kabul edilirdi. Zira mahallenin mimari yapılanmasında komşuları dikkate alan anlayış, komşuluğun kent kültüründeki önemiyle yakından ilgiliydi (Doğan, 2002, s. 18). Bu sebeple evlerde yeni kapı veya pencere açma hususu çoğunlukla komşuların iznine tabi idi. Komşulardan biri rahatsızlık duyduğunda bu tür değişikliklere müsaade edilmezdi (BOA, MŞH.ŞSC. d. 228, s. 225, b. 230). Mesela evinden sokağa yeni bir kapı daha açmak ancak komşuları rahatsız etmemesi halinde mümkün olabilirdi (BOA, MŞH.ŞSC. d. 206, s. 277, b. 701). Keza yükseltilen avlu duvarların komşulara ait pencerelerin önünü kapatmasına müsaade edilmezdi ve bu şekildeki duvar inşaatları durdurulurdu (BOA, MŞH.ŞSC. d. 206, s. 383, b. 253).

3) Buluntu Hoca Evi haremlik bölümü (Fotoğraf: Mustafa Akgül)

Evlerin ilk inşasında mevcut olup sonradan kapatılan pencerelerin yeniden açılmasında herhangi bir sakınca yoktu. Mesela Halilürrahman Mahallesi’nden Hocazâde Abdurrahman Efendi’nin oğlu Ahmed Efendi, satın almış olduğu evin arka tarafında yeni bir kapı açması üzerine Ermeni komşuları rahatsız oldu ancak evin arka tarafında daha önce kapı bulunduğu ve Ahmed Efendi’nin yeni kapı ihdas etmeyip eskisini açtırdığı tespit edilince kendisine izin verildi (BOA, MŞH.ŞSC. d. 210, s. 176, b. 554). Urfa Kadı Mahkemesi, evlerin imar yapısıyla ilgili değişikliklerde ve komşuluk ilişkilerinin ortaya çıkardığı sosyal sorunlarda, umumiyetle yapıların eski usulüyle kullanılmasından yana tavır almaktaydı (BOA, MŞH. ŞSC. d. 206, s. 198, b. 598; BOA, MŞH. ŞSC, d. 206, s. 293, b. 988; BOA, MŞH. ŞSC. d. 206, s. 318, b. 1087). Bu durum komşular arasındaki sorunların çözümünde zaman içinde karşılıklı rıza ile oluşmuş kadim geleneklerin esas alındığını ve bu geleneğin hukuk içinde muhafazasına azami gayret gösterildiği anlamına da gelmektedir.

KOMŞUYU İNCİTMEMEK

19. yüzyılda Urfa’da evlerin ve dükkânların önünü temiz tutmaya özen gösterilirdi. Çöp veya benzeri atıkların insanları rahatsız edecek yerlere atılmasına, halkın gelip geçtiği yolları kapatacak şekilde bırakılmasına müsaade edilmezdi. Bilhassa komşuların veya yolu kullanan sokak sakinlerinin bu konudaki şikâyetleri kadılık tarafından titizlikle takip edilir ve gerekli tedbirler alınırdı (BOA, MŞH.ŞSC. d. 210, s. 111, b. 390). Konuya dair davalar incelendiğinde komşulara ait evin kapı yolunu kapatanların şikâyet halinde bunları eskisi gibi açtıkları görülmektedir (BOA, MŞH.ŞSC. d. 206, s. 143, b. 396).

Evlerin giderlerinden veya duvarların altından akan kirli sular komşular arasındaki sorunlu alanlardan birini teşkil etmekteydi. Şehirde alt yapının henüz yeterince gelişmediği dönemlerde komşulara rahatsızlık veren bu tür suların rastgele bırakılmamasına özen gösterilirdi. Meselâ Hüseyin Paşa Mahallesi’nde Yusuf Efendi’nin evinden akan kirli su, duvarın altından komşusu Hacı Ali’nin mutfağına sızınca kadılığın görevlendirdiği bilirkişi heyeti olay yerinde inceleme yaptıktan sonra kirli suyun engellenmesine ve Hacı Ali’nin evinin zarar gören kısmı için yapacağı tamir masraflarının komşusu Yusuf Efendi’den tazmin edilmesine karar verildi (BOA, MŞH. ŞSC. d. 211, s. 216, b. 71). Benzer bir başka davada akan kirli su için mecrasının değiştirildiğine hükmettiği görülür (BOA, MŞH.ŞSC. d. 206, s. 139, b. 385). Aslında Urfa Kadı Mahkemesi’nde benzer konudaki dava kayıtlarına çok nadir rastlanması komşulara rahatsızlık verilmeden komşu hakkını muhafazaya büyük bir önem verildiğini göstermektedir.

EV ALMA KOMŞU AL

Kültürümüzde komşuluk hakkındaki önemli tespitlerden biri “ev alma, komşu al” atasözüdür. Günümüzde satışa konu olan bir evin fiyatını belirleyen temel etkenler evin genişliği ve bulunduğu muhittir. Osmanlı döneminde Urfa’da, bu faktörlerin yanı sıra evin komşuları da evin değerini arttıran veya azaltan faktörler arasındaydı. Bir başka ifadeyle satışa çıkarılan evlere rağbet komşularının kimler olduğu ile yakından ilgiliydi. Zira evi satın almak isteyenler, bu evlerin içi kadar çevresine de önem vermekteydi. Bu hususta evin yeri, genişliği ve şekli kadar, bahçesinde kuyusu bulunup bulunmadığı, kuyu suyunun tadı ve komşularının kimler olduğu önem arz etmekteydi. Nitekim Hızanoğlu Mahallesi’nden Bekir Ağa’nın satışa çıkardığı eve müşteri olan Dellâl Mehmed; evi gözettiğini, evin komşularını bildiğini ve kuyusundaki suyun tadına baktığını belirtmiştir (BOA, MŞH. ŞSC. d. 228, s. 68, b. 175). Benzer örnekler eskiden insanların komşuluğun toplumsal hayattaki öneminden dolayı ev satın alırken özellikle komşuları soruşturdukları ve evi ona göre almaya karar verdikleri anlaşılmaktadır.

KOMŞU PAYI

Urfa’da komşuluk ilişkilerine dair gelenekler elbette mahkeme kayıtlarına yansıyanlarla sınırlı değildir. Esasında komşular arasındaki karşılıklı saygı, kardeşlik, hoşgörü, dayanışma ve yardımlaşma gibi ulvi değerlerin mahkeme evraklarına her zaman olduğu gibi yansıması da beklenemez. Günümüz toplum hayatında yaşatılan birtakım değerler, hiç şüphesiz önceki nesillerden aktarılan kadim geleneklerin bir devamıdır. Mesela eskiden evlerde yapılan yemeklerde “komşu payı” olurdu. Bu bir nevi “komşuda pişer bize de düşer” atasözünün yerel kültürdeki bir yansımasıydı. Akşam namazlarından önce sokakta elinde içi yemek dolu tabaklarla gidip gelen çocuklar bu payı komşulara götürürdü. Köylerde hala güçlü bir şekilde yaşatılan bu gelenek apartman hayatında dahi kısmen varlığını devam ettirmektedir. Bilhassa cuma ve kandil akşamlarında, ramazanda iftar vakitlerinde komşular birbirlerine tabakta yemek göndermeye devam etmektedir.

HİM KOMŞULUĞU

Şehirde komşuluğa dair neredeyse tamamen unutulan kavramlardan biri “him komşuluğu”dur. Eski evlerin çoğunda duvarların bir kısmı müşterek temeller üzerinde yükselmektedir. Aynı temelin iki tarafında bulunan komşular birbirlerine “Him Komşu” olurdu. Bitişik evlerdeki bu tür komşular arasında diğer komşuluklara nazaran daha ayrı bir dostluk ve kardeşlik hukuku tesis edilirdi. Yardımseverlik ve dayanışmanın oluşturduğu güçlü bağ sebebiyle him komşuları, duvarın iki tarafında yaşayan bir aile kadar birbirlerine yakındı. Çünkü bu insanların aile fertlerinden sonra en fazla ilişki içinde olduğu kimseler komşularıydı. Bu ailelerde çocuklar komşuya gönül rahatlığı içinde bırakılırdı. Her iki evin dertleri, kederleri, sevinçleri neredeyse birdi. Bir başka ifadeyle taş evlerin avlusu arasındaki duvar, sırt sırta vermiş iki insanın dayanışmasına benzerdi. İmecenin en güzel örneklerinin sergilendiği bu evlerde komşu çocukları beraber büyür, kadınları birlikte kış hazırlıkları yapar, hamama ve pikniğe beraber gidilirdi (Kürkçüoğlu; 2005, s. 8; Hicri, 2006, s. 19). Bu evlerin bazılarında him olarak nitelendirilen avlu duvarı, her iki ailenin birlikte kullandığı ortak kuyunun üzerinde bulunurdu. Halen bazı eski evlerde görüldüğü gibi kuyunun üzerinde lahit denilen uzunca bir taş yer alır, bu taş üzerinden duvar yükselmektedir. Kuyunun iki yanındaki komşular, birbirlerini rahatsız etmeden kendi tarafından su çekerdi.

Hadislerde komşuların eve aldıkları meyve gibi yiyecekleri komşulara da hediye etmesi şayet komşuya verilmeyecekse bunların kapalı halde eve getirilmesi tavsiye edilmiştir. Bu bağlamda çocukların eline meyve verip onları dışarı göndermek de tasvip edilen bir davranış değildir. Urfa’daki geleneksel komşuluk ilişkilerinde bu hususa riayet edildiğini gösteren birtakım gelenekler mevcuttur. Sözgelimi komşuların gördükleri yiyeceklerde “göz hakkı” olduğuna inanılır. Bu yüzden birisi bir şey yerken içerken başka birisi görse, mutlaka ondan görene de ikram edilir. Benzer şekilde çarşı pazardan alınan meyveler, eskiden sepette ya da marhama tabir edilen büyükçe bir mendil içinde kapalı olarak eve getirilirdi. Şehirde ekmek fırınlarında tepsi içinde yemek pişirme geleneği yaygın olduğundan eve getirilen yemeklerin üzeri mümkün mertebe kapalı tutulurdu.

KADINLAR VE KOMŞULUK

Urfa mahallelerinin fiziki öğelerinden biri yaygın şekilde görülen çıkmaz sokaklardır. Şehir mimarisinde bu tür sokakların belirgin şekilde öne çıkmasında İslam kültüründeki mahremiyet anlayışı ve komşuluk ilişkilerinin etkisi büyüktür. Ailenin mahremiyetini korumak amacıyla evlerin çevresine örülen yüksek duvarlar çıkmaz sokakların yayılımını da arttıran bir faktör olmuştur. Bu sayede mahalleye giren çıkan insanlar gözlenerek olası tehlikelere karşı komşular arasında güvenli bir ortam oluşturulmuştur. Çıkmaz sokaklar aynı zamanda çocukların sokaklarda rahat oyun oynamalarını ve komşu kadınların günün çoğu vaktinde rahat bir şekilde bir araya gelmelerini kolaylaştırmıştır. Bu durum boş zamanları komşu kadınlarla beraber geçirmeye ve onlarla birlikte iş yapmaya imkân vermekteydi. Urfa’da kadınlar, gündelik hayatta birçok işi komşu kadınlarla yardımlaşarak yapmaya meyillidir. Komşu kadınların dayanışması aynı zamanda sosyalleşmelerine de imkân sağlamaktaydı.

Eskiden günün büyük kısmını evde geçiren kadınların sosyal yaşamında komşuluk ilişkilerinin anlamı daha farklıydı. Tüm günü evde geçiren kadınlar için bu ilişkiler bazen akrabalıktan bile önde gelmekteydi. Siyah beyaz televizyonların dahi yaygınlaşmadığı yıllarda kadınların gündelik hayatını ve sosyal yaşamını şekillendiren faktörlerden biri komşu kadınlarla geliştirilen ilişkilerdi. Nitekim 1980’lerin başlarına kadar süregelen geleneklerden biri uzun kış gecelerinde kadınların vakit geçirmek için komşularla bir araya gelmesi ve hikayeler anlatılmasıydı. Akşam yemeklerinden sonra eşleri kahvehaneye giden kadınlar, çocuklarla beraber komşu evlerin birinde toplanırdı. Böylece hem komşularla birlikte vakit geçirilir hem de gürültü yapan çocukları bir araya getirerek susturmak mümkün olurdu. Çünkü yaşlı bir kadın etrafında toplanan çocuklar anlatılan hikayeleri pür dikkat dinlerdi. Belirli günlerde bir araya gelen komşu kadınların dinledikleri bu hikayeler genelde bin bir gece masalları gibi uzundu (Kurtoğlu, 2007, s. 90).

SONUÇ

Urfa’da komşuluk ilişkilerinin şekillenmesinde dini anlayışın önemli bir yeri vardır. Nitekim “Ahirette, önce komşu hakkı sorulur” hadisi komşuların birbirlerinin hakkına ve hukukuna titizlikle riayetini sağlayan emirlerdendi. Günümüzde şehirlerin imarında veya evlerin inşasında pek de gözetilmeyen komşuluk hukuku, eskiden Urfa’da insanlar tarafından dikkat edilen hatta Osmanlı döneminde mahkemelerde yaptırımı bulunan hususlardandı. Urfa’nın hayatlı evlerinde görüldüğü üzere evlerin inşasında aile mahremiyetinin korunmasına özen gösterilir, komşu evlerinin içini görecek şekilde kapı veya pencere açılmasına müsaade edilmezdi. Evlerin duvarlarını yükseltmek suretiyle komşulara ait güneşi veya manzarayı kapatmak, şikâyet halinde mahkeme tarafından engellenmekteydi. Şehirde alt yapı bulunmadığı dönemlerde evlerin ya da duvarların altından akan ve komşulara rahatsızlık veren kirli suların çevreye yayılması engellenirdi. Komşunun yol açtığı haksızlık sebebiyle ev sahipleri tarafından yapılan harcamalar rahatsızlık veren komşudan tazmin ettirilirdi. Dükkân ya da evlerin önüne komşuları veya gelip geçenleri rahatsız edecek şekilde çöp bırakmak, halkın geçtiği yolları kapatmak hoş karşılanmazdı. İnsanlar ev satın almadan önce, evin içi kadar çevresini de önemser ve komşularının kimler olduğuna dikkat ederdi. Aynı şekilde komşuların avlularını veya pencerelerini gören evleri satın almaya rağbet gösterilmezdi. Gerek avluların gerekse damların kullanımında komşuların mahremiyetini esas alan karşılıklı bir anlayış hakimdi ve bu hususa riayet etmeyenlere toplumda iyi gözle bakılmazdı. Bilhassa duvarları bitişik olan him komşuları arasında dayanışma ve yardımlaşma bakımından komşuluktan da öte adeta bir kardeşlik mevcuttu. Bu ilişkiler hem sokaklarda güvenli bir ortam oluşturma hem de kadınların ve çocukların sosyal yaşamını şekillendirmede belirgin bir etkiye sahipti.

Urfa Kadı Mahkemesi kayıtları, son yıllara kadar şehrin sokaklarında varlığını devam ettiren komşuluk ilkelerinin esasında büyük oranda Osmanlı döneminde benimsenen değerlerin bir gelenek halinde yaşatıldığına işaret etmektedir. Bir başka ifadeyle Cumhuriyet döneminde geleneksel Urfa evlerinde komşular arasındaki iyi ilişkilere dair anlatılar, birkaç asırdan beri devam edip gelen komşuluk geleneklerinin bir devamı niteliğindedir. Komşular arasında oluşturulan güçlü sosyal dayanışma ve karşılıklı himaye anlayışı komşuluğun kültürel bir değer olarak önemini vurgulamaktadır. Ancak hızlı bir şekilde değişen kentleşme ve toplumsal değişim beraberinde geleneksel komşuluk ilişkilerini de giderek zayıflatmaktadır.

KAYNAKÇA

Çağrıcı M. (2002). Komşu. Diyanet İslam Ansiklopedisi. Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yay., 26, s. 157-158.

Demirdağ, M. F. – Turan, M. (2023). İslam’da Komşuluk ve Günümüzde Değişen Komşuluk İlişkilerinin İncelenmesi: Ankara Örneği, Journal of İslamic Research, 34 (2), s. 591-606.

Doğan, İ. (2002). Korumacılığın Geleneksel Kent Kültüründen Çıkarması Gereken Dersler, Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi Dergisi, Cilt 35, Sayı 1-2, s. 15-23.

Hicri, M. (2006). Tarihin Adı: Urfa. İstanbul: Kent Yayınları.

Karakaş, M. (2012). Cumhuriyet Öncesi Şanlıurfa’da Kültür ve Eğitim. Konya: Şanlıurfa Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Yayınları.

Kurtoğlu, M.(2007). Hafızasını Arayan Şehir, Şanlıurfa   

Kürkçüoğlu, C. (2005). Evler ve Anılar (Kaybolan Bir Kültürün Öyküsü). Seyir Kültür Sanat ve Edebiyat Dergisi, Yıl 3, 11/12, s. 4-29.

Taş, Y. (2019). Osmanlı Döneminde Urfa’da Sosyal Hayat (Mahkeme Kayıtlarına Göre 1850-1900), İstanbul: Hiper Yayın.

Türkmenoğlu M. A.- Göklü, D. (2020). “Osmanlı Klasik Döneminde Arabuluculuk, Uzlaşma ve Muslihun’un Konumu”, Uluslararası Sosyal Bilim Araştırmaları Online Konferansı (IOCSSR- International Conferance on Social Sciences Researches), 150-166.

Üner, M. E. (2006). XVII. Yüzyılda Müslim-Gayrimüslim İlişkilerinin Olumlu Bir Örneği: Urfa’da Müslüman-Ermeni İlişkileri, Tarih Dergisi, Sayı 43, s. 105-114.

Arşiv Kaynakları

Devlet Arşivleri Başkanlığı Osmanlı Arşivi (BOA)

BOA, MŞH.ŞSC. (Meşihat, Şeriyye Sicilleri, Defter) d. Urfa 205, 77-178; 92-217; 190-468; 280-571.

BOA, MŞH.ŞSC. d. Urfa 206, 139-385; 143-396; 198-598; 203-618; 218-671; 277-701; 293-988; 318-1087; 383-253; 486-505.

BOA, MŞH.ŞSC. d. Urfa 210, s. 111, b. 390; 143-470; 166-532; 176-554; 239-103.

BOA, MŞH.ŞSC. d. Urfa 211, 1-709; 56-815; 216-71; 224-94.

BOA, MŞH.ŞSC. d. Urfa 226, 430-41.

BOA, MŞH.ŞSC. d. Urfa 227, 121-61.

BOA, MŞH.ŞSC. d. Urfa 228, 68-175; 225-230; 375-660.

Sitede Ara