Açık Mod
Koyu Mod
page-title

ŞANLIURFA HALK MİMARİSİNDE GELENEKSEL ŞANLIURFA EVLERİ ve ETKİLENDİĞİ UNSURLAR İLE EVLERDEN YANSIYAN KÜLTÜR

I. HALK MİMARİSİ GELENEKSEL URFA EVLERİ VE ETKİLENDİĞİ UNSURLAR

MİMARLIK VE HALK MİMARİSİ

İnsanların yaşamları boyunca oturdukları, çalıştıkları, ibadet ettikleri ve bunlara benzer diğer ihtiyaçlarını karşıladıkları fiziki mekânları çeşitli malzemelerle inşa etmesine mimarlık sanatı diyoruz. Arapça’dan dilimize geçmiş olan Mimar kelimesi imar eden, bina yapan usta anlamındadır.

Mimarlık sanatı; Dini Mimari (Camiler-Manastırlar-Kiliseler-Anıt Mezarlar-Türbeler), Sosyal Yapılar (Tekkeler-Zaviyeler-Medreseler-Hastaneler-Yetimhaneler), Su Mimarisi (Hamamlar-Çimecekler-Köprüler-Maksemler-Hayratlar), Askeri Mimari (İçkale-Şehir Surları), Ticaret Yapıları (Çarşılar-Hanlar-Kervansaraylar), Sivil Mimari/Konut Mimarisi (Saraylar-Köşkler-Konaklar-Evler) ile bir olay ya da kişi anısına dikilmiş Anıt Mimarisi olmak üzere başlıca 7 gruba ayrılmaktadır. Bu gruplardan en yaygın olanı şehirlerin esas mimari dokusunu oluşturan Sivil Mimari/Konut Mimarisi’dir. Yani “geleneksel evler”dir.

İnsanların barınma ihtiyacını karşılayan evler bu sanatın ilk ortaya çıktığı yapılardır. Ev mimarisinin ortaya çıkması için insanın yerleşik bir yaşamada olması gerekir. Anadolu’da günümüzden 2 milyon yıl önce başlayan ve M.Ö. 9.800’e kadar devam eden Paleolitik Çağ’da (Taşkıran, 2021, s. 20,21) avcı ve toplayıcı bir yaşam süren, karnını doyurmak için avının peşinde gezen insanlar ağaç kovuklarında veya mağaralarda yaşamlarını sürdürüyorlardı. M.Ö. 10 binden itibaren yerleşik düzene geçen insanlar Neolitik Çağ’da tarımla birlikte ilk konutlarını yapmaya başlamıştır.

HALK MİMARİSİ

Bu mimari genellikle uzman mimarlar yerine, halkın içinden çıkmış “yapıcı” denilen ustalar tarafından yapıldığından ve içerisinde halkın yaşamasından dolayı “Halk Mimarisi/Sivil Mimari” olarak değerlendirilmiştir. Halk Mimarisi’nden başka bir de Devlet Mimarisi vardır ki bu grupta genellikle devletin hâkim olduğu coğrafyanın tümünde üslup bütünlüğü gösteren cami, han, hamam, kervansaray, medrese, türbe, köprü gibi anıtsal diyebileceğimiz devletin yaptığı yapılar yer alır. (Diez, E-Aslanapa, O., 1955, s. 3). Mesela Selçuklu devletinin hüküm sürdüğü coğrafyadaki cami, medrese ya da kervansaraylar gerek fiziksel gerek plan gerek süsleme ve gerekse mimari malzeme olarak benzerlik gösterirler. Yani Ankara’daki bir Selçuklu Cami’nin tuğla minaresinin benzerini süslemelerine varıncaya kadar diğer Selçuklu şehirlerindeki minarelerde görmek mümkündür. Anadolu Selçuklu Kervansarayları da Antalya’dan Konya, Kayseri ve Sivas’a kadar planlarıyla, portalleriyle benzerlik gösterirler. Osmanlı mimarisinde de böyledir. Bir camiye bakıldığında “Bu Osmanlı minaresidir, bu Osmanlı portalidir, bu Osmanlı kubbesidir” denilebilmektedir. Böylece hangi şehirde olursa olsun devlet sanatçılarının ortaya koyduğu mimari eserler süslemesinden mimari elemanlarına kadar o devletin üslubunu yansıtır.

Fotoğraf 1
Yapıldığı yörenin geleneklerine, malzemesine göre yüzyıllardan beri yerel ustalar tarafından ortaya konulan “Halk Mimarisi”nde üslup yörelere göre farklılıklar gösterir. Plan tasarımlarında olduğu gibi süslemede de böyledir. Aynı bölgede olmalarına rağmen Urfa Evleri ile Gaziantep, Mardin, Diyarbakır evleri süsleme yönünden birbirleriyle farklılıklar gösterir. Uzak bölgelerde ise bu farklılıklar daha bariz bir şekilde kendini hissettirir.

Evler dahil Şanlıurfa’daki mimari eserlerin inşasında çalışan ustalar, yaptıkları işlere göre; taşçılar, yonucu­lar ve yapıcılar olmak üzere üç gruba ayrılırlar. Taşçılar, taşı ocaktan kesen gruptur ve bunlar dağlardaki taş ocaklarında çalışırlar. Yonucu ustaları ise ocaktan gelen taşları kullanılacakları yerlere göre inşaat alanının bir köşesinde yonup biçimlendirirler. Yapıcılar ise yapının tasarı­mını yapan, duvar, kemer ve kubbe örgülerini gerçekleştiren halkın içinden çıkmış, mimarlık eğitimi almamış; ancak yüzyıllardır usta-çırak geleneğinde yetişmiş halk mimarlarıdır. Bugün de Türkiye’nin birçok yerindeki eski eser onarım­larında Urfalı yonucu ve yapıcı ustalar çalışmakta ve aranmaktadır (Fotoğraf 1).

HALK MİMARİSİNİ ETKİLEYEN UNSURLAR

COĞRAFYA VE MİMARİ

Coğrafyanın sahip olduğu iklim, topoğrafik ve jeolojik yapı “Halk Mimarisi”ni etkileyen unsurların başında gelmektedir. Bundan dolayı Halk Mimarisi ürünü olan geleneksel ev mimarisi plan, malzeme ve inşa edildiği topoğrafya yönleriyle bölgesel farklılıklar gösterir. Mardin evleri inşa edildikleri topoğrafya nedeniyle kademeli bir yapıya sahip olup alttaki evin damı adeta üstteki evin avlusu durumundadır. Diyarbakır evleri Karacadağ’ın volkanik püskürtmesi olan bazalt taşının bol olması nedeniyle bazalttan inşa edilmiştir. Ormanı bol olan bölgelerdeki evlerde ise ağaç malzeme kullanılmıştır. Soğuk bölgelerdeki evlerin duvarları kalın, yoğun kar alan bölgelerdeki evler biriken karın kolay kayabilmesi için dik çatılıdır.

ŞANLIURFA HALK MİMARİSİ GELENEKSEL ŞANLIURFA EVLERİ

ŞANLIURFA HALK MİMARİSİNDE ÖLÇÜ

Urfa mimarisinde ölçüler insanın algılayabileceği boyuttadır. Mimari eserler devasa boyutlardan öte hep insan ölçeğindedir. Bunun temelinde yapı içerisindeki insanları birbirine yakınlaştırmak düşüncesi yatar. Dar bir Urfa sokağında insan kendini yalnız hissetmez. Karşıdan gelen biri ile mutlaka yüz yüze gelerek bir yakınlaşma ve selamlaşma yaşanılır. Urfa evlerinde “avlu” insanları bir araya toplayan, insani ilişkileri, sohbeti geliştiren bir mekândır. Tüm odaların avluya açılması bu düşüncenin ürünüdür.

Duvarlarda kullanılan kesme taşlar yaklaşık 25×35 cm. boyutuyla yonucu ustasının ve yapıcı ustasının kaldırabileceği ölçüdedir. Kısacası bu ustalar kimsenin yardımına, vinç gibi herhangi bir teknik araca gereksinim duymadan kendi güçleriyle yapıları oluşturmuşlardır. Urfa camileri ve mescitleri de böyledir. İnsan ölçeğindeki bu yapılara girdiğinizde hemen herkes görüş alanınızdadır ve yapının içinde kaybolmazsınız.

ŞANLIURFA HALK MİMARİSİNDE PLAN ZENGİNLİĞİ

Mimarinin her şubesinde olduğu gibi geleneksel Urfa evlerinde de değişik plan arayışları dikkati çek­mektedir. Yüzlerce ev arasında plan olarak birbirini taklit eden ev­lere rastlanılmayışı, Urfalı yapı ustalarının değişik plan arayışına ne denli önem verdiklerini göstermektedir.­

Genellikle kare ya da dikdörtgen planlı bir avlunun çevresindeki eyvan, odalar, “tandırlık” (mutfak) ve “zerzembe” (kiler) gibi mekânlardan oluşan Urfa evlerinin plan tipolojisini tespitte eyvanın sayısı ve konumu belirleyici en önemli unsur olmuştur. Eyvan sayısına göre evlerin plan tiplerini; tek eyvanlı, iki eyvanlı, üç eyvanlı, dört eyvanlı ve eyvansız olmak üzere beş ana gruba ayırmak mümkündür. (Akkoyunlu, 1989, s. 124-128).

Zemin katta ya da yarım bodrum şeklindeki mekânlar üzerine avlunun kuzey kenarında yazlık ve güney kenarında kışlık eyvanlı olarak kalıplaş­mış bir plan uygulanmış olmasına rağmen ikinci katta yer alan eyvanlar da sayı bakımından az değildir.

GELENEKSEL ŞANLIURFA EVLERİNİN BİÇİMLENMELERİNDE ETKİLİ OLAN NEDENLER

Anadolu evleri arasında “Güneydoğu Anadolu Evleri” grubunda yer alan Şanlıurfa evleri, yüz yıllardan beri bölgede süregelen mimari bir geleneğe dayanır. Gerek malzeme seçimi ve gerekse plan uygulaması yönünden Urfa evlerinde ve evlerin oluşturduğu sokak görünümlerinde iklimin büyük etkisi görü­lür. Kalker taşından yapılmış kalın duvarların ve tonoz örtülü toprak damların kullanılmasıyla yaz aylarının gölgede 45-47 dereceye kadar varan sı­caklığı büyük ölçüde hafifletilmiş, sokakların dar, duvarların yüksek tutulmasıyla da günün her saatinde güneşten etkilenmeden yürünebilecek gölgelik bir kesim elde edilmiştir.

Bölgenin ormanlardan yoksun olması, kentin güneybatı kesimindeki dağlarda bulunan kalker taşının (Urfa taşı) işlemeye elverişli olması mi­maride ana malzeme olarak bu taşın kullanılmasına neden olmuştur.

Urfa evlerinin harem ve selâmlıklı olarak inşa edilmeleri ve sokak tarafından penceresiz yüksek duvarlarla çevrilerek gizlenmeleri İslam’daki aile mahremiyeti gereği ortaya çıkmıştır. Dışarıya kapalı olan evlerin birer sarayı andırır ölçüde büyük ve teşkilatlı yapılmasının ne­denini birleşik aile düzeninde ve dolayısıyla aile­lerin kalabalık olmasında aramak gerekir. Ailedeki erkek çocukların evlenmeleri halinde ayrı ev tutmayarak baba evlerinde oturmaları büyük ve teşkilatlı ev planlarının doğmasına neden olmuştur.

Evlerin büyük olarak yapılmasının diğer bir ne­denini Hz. İbrahim (a.s) den geldiğine inanılan Urfalıların misafir sevme geleneğinde aramak ge­rekir. Bu gelenek, sokak kapılarının birer han kapı­sını andırır ölçüde büyük olmasında, mutfakların geniş ve 6-7 ocaklı olarak teşkilatlı yapılmasında da etkili olmuştur.

Dışarıdan penceresiz yüksek duvar­larla bir kale gibi sokağa kapalı olan Urfa Evleri’nin iç kısımlarındaki ahşap ve taş süslemenin cami, han, hamam, medrese gibi anıtsal eserlere nazaran son derece zengin olmasının nedenini günlerini evinde oturarak geçiren kadına, sıkılmayacağı zevkli bir ortam yaratma düşünce­sinde aramak gerekir.

Evlerin biçimlenmesinde iklimin, İslâmi inanışların, birleşik aile düzeninin ve ev kadınına ferah bir ortam yaratma düşüncesinin etkileri ya­nında, sosyal ihtiyaçların da etkisini görmek müm­kündür. Çatı yerine “düz dam”ın çoğunlukla kullanılmış olması salça, biber, bulgur, pekmez gibi kışlık zahirenin kurutulması ihtiyacından doğmuş­tur. Bugün Urfa’da inşa edilen apartmanlarda bile düz dam geleneğinin devam etmesi aynı ihtiyacın bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca sıcak yaz ge­celerinde açık havada yatma ihtiyacı da düz damla­rın yapılmasını sağlayan nedenler arasında sayılabi­lir.

Geniş ve açık “hayat”ın (Avlu) ortaya çıkmasının nede­nini birinci derecede iklimin sıcak olmasında ara­mak gerekir. Ancak hayatta yapılan sünnet, düğün, süpha (düğün yemeği) gibi sosyal gelenekler de “hayat”ın biçim­lenmesinde etkili olmuştur. Bu nedenledir ki, zengin ve çevresi geniş ailelerin evlerinin avluları daha büyük, mutfakları daha geniş ve oda sayıları daha fazladır.

SOKAKLAR, KABALTILAR, TETİRBELER

Dar ve yüksek duvarlı sokaklar, sokağa taşkın çıkmalı ikinci kat odalarıyla (çardak-köşk), soğuk demir işçiliğinin ürünü olan stilize bitkisel süsle­meli pencere kafesleriyle, “Kabaltı” denilen ve so­kağın 5-10 metrelik bir bölümün örten beşik to­nozlu kapalı kısımlarıyla, “tetirbe” tabir edilen çıkmazlarıyla, meydanlarıyla ve “karadaş” (bazalt) döşeli zeminleriyle bölgeye özgü bir görünüm ve­rirler.

SOKAKLAR

Şanlıurfa halk mimarisinde sokaklar dar ve yüksek tutulmuştur. Bunun başlıca iki nedeni vardır. Birinci neden yukarıda da anlattığımız gibi iklimdir. Yazları oldukça sıcak ve güneşli geçtiği için sokaklar dar ve yüksek tutularak günün her saatinde oluşan gölgelik kesimde insanların güneşten korunmaları sağlanmıştır (Akkoyunlu, 1989, s. 9). İkinci neden ise hane halkının avludaki konuşmalarının sokaktan duyulmamasını sağlamak olmuştur.

Dar ve yüksek duvarlar üzerinde sokağa taşkın taş konsollar üzerine oturan cumbalar ev kadının dış dünya ile bağlantısını sağlayan mekânlar olmalarının yanında sokağa estetik veren önemli mimari unsurlardır. Hemen her Urfa sokağında bu tür cumbaların güzel örnekleriyle karşılaşmak mümkündür. Yusuf Paşa Mahallesi’ndeki Zincirli Sokak beş adet cumbasıyla taş mimarinin belki de dünyadaki en güzel örnekleri arasındadır (Fotoğraf 2).

Sokaklar, kenarları 15-20 cm. arasında değişen, kare ya da dikdörtgen boyutlarında biçimlendirilmiş bazalt taşların zemine serilen kum üzerine harç kullanılmadan, desenden bağımsız döşenmesiyle kaplanmıştır. Böylece yağmur sularının taşların arasından yeraltına sızarak bir nebze de olsa sele dönüşmesi önlenmiştir. Ayrıca altyapı çalışmalarında sökülmesi ve tekrar döşenmesi kolay olduğu için bu yöntem tercih edilmiştir.

Günümüzden 60-70 yıl önce sokakların ortasında, zeminden 5 cm. kadar aşağıda, sokağın genişliğine göre 50-60 cm. genişliğinde, yağmur sularının ya da evlerinin avlularının yıkanması ile sokak kapısından dışarı tahliye edilen suların aktığı “tabık” denilen suyolu bulunurdu. Bazı eski fotoğraflarda bu suyolları görülmektedir (Fotoğraf 3).

Fotoğraf 2
Fotoğraf 3
Sokakların girişindeki duvar köşeleri yükseklikleri 2-3 m, genişlikleri 15-20 m arasında değişen zarif köşe sütunçeleriyle pahlanmıştır (Akkoyunlu, 1989, s. 13). Bazı sokaklara yaşlıların, sırtlarında yük taşıyanların oturup dinlenmeleri için “Soluk Taşı” denilen, eski yapılardan getirilmiş sütun başlıkları konulmuştur.

SOKAK KAPILARI

Şanlıurfa evlerinin sokak kapıları oldukça görkemli olarak planlanmıştır. Malzeme yönünden tahta, “tutya” (Çinko) kapla­malı tahta olmak üzere iki gruba; şekil yönünden ise “tek çenetli” (bir kanatlı), “çift çenetli” (iki kanatlı) ve “enikli” (büyük kapı içerisine yerleştirilen küçük kapı) ol­mak üzere üç ana gruba ayrılır. (Fotoğraf 5). Kapı arkasındaki yan duvarlardan biri içerisine yer­leştirilen ve “zormak (zoğnak)” denilen ağaç “sürecek”lerle kapı emniyeti sağlanmıştır (Fotoğraf 6).

Kapıların alınlıklarında zengin taş süs­lemelere yer verilmiştir. Alınlıklarda genellikle üst sırada yatay durumda ve kapı genişliğinde bir mukarnas frizi, bunun altında ortada kitabe, sağında ve solunda geometrik veya bitkisel motifli rozetler bu­lunur (Fotoğraf 4).

Fotoğraf 4
Fotoğraf 5
Fotoğraf 6
Hacca giden bazı ailelerin sokak kapılarının çevresi, kendir lifi ile sönmüş kireç ve su karışımından oluşan “kendir sıva” denilen sıva üzerine çeşitli bitkisel motifler, kâbe resimleri ve ayetlerin yazıldığı hat sanatı örnekleriyle süslenmiştir. Böylece o evde bir hacının oturmakta olduğu anlatılmaya çalışılmıştır (Fotoğraf 7).
Fotoğraf 7
Şanlıurfa’da bazı geleneksel ev kapılarının iki yanında yaz aylarında evin “azap” denilen erkek hizmetçilerinin oturduğu “azap daşı” bulunur. Bu taşlar, at ve merkep gibi binek hayvanlarına binilirken basamak olarak kullanıldığından “binek taşı” olarak da adlandırılır (Fotoğraf 7).

KAPI TOKMAKLARI

Sokak kapılarının üzer­lerine iri yuvarlak başlı kabara çivilerle ay-yıldız motifleri yapılmış, sanat değeri taşıyan el emeği ürünü çeşitli şekillerde tokmaklar yerleştirilmiştir. Yerel dilde “Dögecek” adı verilen kapı tokmakları dövme ve döküm tekniklerinde demirden yapılmıştır. Nadir olarak bronz da kullanılmıştır. Dövme tekniğindeki tokmaklar, kuş motifli, stilize ejder motifli, yaprak motifli, palmet ve üzüm motifli, ucu palmet motifli halka ve sade halka biçimlerinde yapılmıştır. (Fotoğraf 8). Tokmaklar vurulduğunda ses çıkarılmasın sağlayan, hafif tümsekçe ve şebekeli oymalı, “ayna” ya da göbek denilen demir elemanlara tutturulmuştur. Bazı tokmakların uç kısmı aynaya doğru kıvrılmış L biçimindedir. Döküm tekniğinde olanlar ise genellikle “Hanımeli” şeklinde yapılmıştır.

Fotoğraf 8
Kapı tokmaklarının yanında ayrıca kapının dışarıdan çekilerek kapanmasını sağlayan halka şeklinde küçük ve sade “çekecek”ler yapılmıştır. Çekecekler aynı zamanda içeriye ses duyurmak için de kullanılır. Tokmaklar genellikle yabancılar, çekecekler ise ev halkı ve tanıdıklar tarafından kullanılır. (Akkoyunlu, 1989, s. 139).

Bazı kapıların üzerinde, kapıyı çalanın kim olduğuna bakabilmek için ahşap kafesler bulunur. Bu kafesler avlu tarafındaki gezenekten bakıldığı için “Gezenek Takası (Penceresi) ya da “Kim O Takası) olarak adlandırılmıştır (Fotoğraf 9).

Fotoğraf 9
URFA HALK KÜLTÜRÜNDE KAPILAR

İçerisinden girip en sevdiğimiz annemizle, babamızla, eşimizle, çocuklarımızla bizi kavuşuran, dışarıya çıkınca sosyal yaşamla, işimizle, dostlarımızla bizi buluşturan kapılar aile dünyamızla dış dünyamız arasında adeta bir köprüdür. Kapılar hasretliğin bittiği ya da başladığı noktadır.

Kapılar, rızkın eve girdiği nokta olarak kabul edilir. Bu nedenle akşam besmele ile kapatılır, sabahın erken saatlerinde besmeleyle açılır. Rızkın Allah tarafından sabahın erken saatlerinde dağıtıldığına inanıldığından ev halkından dışarıya çıkan kimse olmasa bile sokak kapısı erken saatte besmeleyle açılır, bir süre açık tutulduktan sonra tekrar kapatılır. Böylece o günün rızkının dışarıda bekletilmeden evin içerisine girdiğine, kapı geç açıldığı takdirde rızkın fazla beklemeyip gittiğine inanılır.

Kapılar ev içerisindeki aile yaşamının tüm sırlarını dışarıya kapatan, bu sırların dışarıyla ilişkisini kesen mimari elemanlardır. Kapının şekli, görkemli olup olmadığı da evde yaşayanların sosyoekonomik durumu hakkında önemli ipuçları verir.

Ev kapılarının adeta bir han kapısını andırır ölçüde görkemli yapılmasının nedeninin Urfalıların İbrahim Peygamberden gelen misafir severliğinden geldiğini yukarıda söylemiştik. Böylece eve gelene; “Evimiz ve gönlümüz misafirimize bir han gibi açıktır” mesajı verilmek istenmiştir.

Urfa Manilerinde Kapı

Ağlama naçar ağlama

Gündür geçer ağlama

Bu kapıyı örten Mevla’m

Bir gün açar ağlama

Manisinde Urfalı, işinin kötüye gitmesini Allah’a yüklüyor; ama düzelmesini de O’ndan diliyor.

Bu kapı demir kapı

Binası pehkem kapı

Beni yardan ayıran

Dilensin kapı kapı

Manisi ile sevdiğinden ayrılmaya sebep olanlar için bedduada bulunuyor.

Nar gülüyem

Açılmış nar gülüyem

Bir yandan kapı konşiy

Bir yandan sevgiliyem

Manisi komşusuna âşık olan gencin sesini duyuruyor.

Sevgilisinin evden çıkmasını bekleyen bağrı yaralı genç,

Yar içerden

Yaram var yar içerden

Gözüm kapıda kaldı

Çıkmadı yar içerden

Manisi ile duygularını dile getiriyor (Akbıyık-Kürkçüoğlu, 1991, s. 46,82,171,200).

Urfa Türkülerinde Kapı

Yalnızların, hastaların, sevgili bekleyenlerin kulağını verdiği umut ışığıdır kapılar.

Kapuyu çalan kimdir

Aç bahım gelen kimdir

Yaram derine düşmüş

Belki gelen tabiptir

Türküsünün dizelerinde beklenen tabip, gelişiyle gönül yarasına derman olacak sevgilidir belki de.

Rüyalarda Kapı Görmek

Rüyasında evinin kapısını açık görmek bol rızka, kapalı kapılar büyük bir musibete, dar bir kapıdan genişliğe çıkmak geçim sıkıntısından kurtulmaya işarettir. Bilinmeyen bir kapıdan içeri girmek, düşmanı yenmektir.

Atasözleri ve Deyimlerde Kapı

Kapılar; “Kapı çalınmadan buyur edilmez”, “Kapı kırınca odun çoğalır” atasözlerinin yanında, tamamen reddetmek anlamına gelen “Açık kapı bırakmamak”; aile büyüğü, yüksek mevki sahibi anlamına gelen “Böyük kapı”; çok bekledi anlamına gelen “Gözü kapıda kaldı”; ölçüsüz davranmak, ölçüsüz konuşmak anlamına gelen “Kapısız yerden mi çıhti”; iri vücutlu veya sağlam anlamına gelen “Kapı kimin (gibi)”; yüzsüz, arsız kimse anlamına gelen “Kapıdan sürsey, takadan (pencereden) girer”; mezatta ilk fiyatı vermek ya da büyük bir işe girişmek anlamına gelen “Kapı açmak”, kovmak anlamına gelen “Kapıyı göstermah” gibi deyimlerle günlük yaşamımıza girmiştir (Oymak, Tarihsiz, s. 73,154)

Geleneksel Şanlıurfa evlerinin 100-150 yıllık kapıları zamanla eskidiğinden yerine yenisini yapacak usta bulunamamakta, sanat eseri kapılar yerini demirciler tarafından yapılan demir kapılara bırakmaktadır. Böylece 20-30 yıl önce fotoğraflarını çektiğimiz kapı ve kapı tokmaklarının nerede ise tamamı günümüzde kayıp olmuştur.

KABALTILAR

Mimaride örtü sistemi olarak kullanılan tonozun Urfa ağzındaki karşılığı “kab”dır. “Kab ev” denildiğinde tonozlu oda kastedilmiş olur (Közcü, 2016, s. 8). Kabaltı da altından geçilen tonoz anlamındadır. Kabaltılar, şahsa ait parselin bir bölümünün sokağa taşması durumunda parsel sahibinin taşan bölümü sokağa terk etmesi yerine, sokağın üzerini tonozla örtmesine ve tonozun üzerini evinin odası olarak kullanmasına imkân tanıyan bir imar uygulaması sonucunda oluşmuştur. Böylece hem parseli sokağa taşan şahsın mağdur olmamasına hem de sokağın kamusal bir alan olarak işlevini sürdürmesine imkân tanınmış hem de kişi haklarına saygı gösterilmiştir. Böylece sokaklara hem görsel bir değer kazandırılmış, yağmurlu havalarda yağmurdan; yazın sıcak günlerinde güneşten korunan mekânlar olarak da değerlendirilebilir (Fotoğraf 10).

Fotoğraf 10
Kabaltılar genellikle ait olduğu parsel sahibinin adıyla anılmaktadır. Yorgancıların Kabaltısı, Hacı Abo Kabaltısı, Ateşbeglerin Kabaltısı, Vanes Kabaltısı, Aksoylar Kabaltısı Urfa’da üzerindeki ya da içerisindeki ev sahibinin adıyla anılan kırka yakın kabaltıdan birkaçıdır. Bunlardan bilhassa Yorgancı sokaktaki Yorgacıların Kabaltısı ve sokağın iki yanındaki karşılıklı iki cumba görülmeye değer kabaltılı Urfa sokaklarının en güzel örneklerindendir. Sultan Hamamı’ndan Kale Boynu’na çıkan Hacı Abo Yokuşu üzerindeki meşhur Hacı Abo Kabaltısı ise Urfa kabaltılarının en uzunudur.

TETİRBELER

Çıkmaz sokağın Urfa ağzındaki karşılığı olan “tetirbe”, birbirine bitişik parsellerin birbirleriyle anlaşarak sokağa terk ettikleri ortak alandır. Bazı durumda ise sokağa cephesi olmayan parsellerdeki evlere sokaktan girilebilmesini sağlamak için sokağa cephesi olan komşu parseller ile anlaşmak suretiyle oluşturulmuşlardır. Kapılarının sokağa uzak olması ve sokak kapısı açık olsa bile sokaktan gelip gidenler tarafından avlunun görülmemesi nedeniyle tetirbedeki evler eskiden mutaassıp aileler tarafından tercih edilmiştir.

Urfa’da yaptığımız bir araştırmada 256 adet tetirbe tesbit edilmiş bulunmaktadır. Bu tetirbeler de kabaltılar gibi genellikle orada kapısı bulunan evlerin sahiplerinin adlarıyla anılmaktadır. Kasoların Tetirbesi, Atçı İmam Tetirbesi, Halfeoğlu Tetirbesi, Horız Tetirbesi, Bekmez tetirbesi, Vakıf Tetirbesi, Kirişçi Mustafa Tetirbesi, Naciye Hanım Tetirbesi, Seher Hanım Tetirbesi, Vesves Tetirbesi Urfa’daki tetirbelerden bazılarıdır.

YOKUŞLAR

Urfa ağzında yokuş “Lokuş” olarak adlandırılmaktadır. Şehir genel olarak düz bir alanda kurulmuştur. Ancak şehrin Kaleboynu Mahallesi, Büyükyol Mahallesi gibi bazı mahalleleri tepede yer almaktadır. Bu mahallelerdeki yokuşlar da kabaltılar ve tetirbeler gibi orada oturan ailelerden ya da şahıslardan birinin adıyla anılmışlardır. Harun Beg Yokuşu, Behramlar Yokuşu, Sultan Beg Yokuşu, Ali Han Bey Yokuşu, Şahapların Yokuşu, Hacı Abo yokuşu bu yokuşlardan başlıcalarıdır.

GELENEKSEL URFA EVLERİNİN BÖLÜMLERİ

SELAMLIK VE HAREM BÖLÜMLERİ

Urfa evleri genellikle harem ve “oda” denilen selâmlık kısmı olmak üzere iki bölümden oluşur. Bazen bu iki bölüm, aralarından bir duvarla ayrılmış ve sokak tarafından ayrı birer kapıları olan müstakil iki ev görünümünü verdiği gibi bazen de tek kapıyla girilen selâmlık bölümünden sonra ikinci bir kapıyla harem bölümüne geçilen bir plan gösterir.

Eve gelen erkek konukların ilk olarak ağırlan­dıkları selamlık bölümünde küçük bir “hayat” (avlu), bir veya iki oda, eyvan, konukların hayvan­larının barınacağı büyük bir “develik” (ahır) ve tu­valet bulunur. Bitişiğindeki harem avlusunun ve buradaki kadınların görülebileceği endişesiyle ge­nellikle selamlığın üzerine ikinci bir kat yapılma­mıştır. Yapılmış olsa dahi bu kat hareme ait olup ulaşımı da haremdendir.

Ev halkının oturduğu evin esas kısmını oluşturan harem bölümü, selamlığa nazaran daha bü­yükçe ve teşkilatlıdır. Harem avlusunun kuzey tarafında cephesi güneye bakan “kışlık eyvan” ve iki yanında “kış oturacağı” denilen birer oda, güney tarafında ise cephesi kuzeye bakan “yazlık eyvan” ve iki yanında “yaz oturacağı” odalar bulunur (Fotoğraf 11). Eyvan ve odalar bazen yerden 1-1.5 m yükseklikte olup alt kısımlarında Farsça zir-i zemin (Zeminin altı) sözcüğünden türemiş “zerzembe” denilen kiler yer alır.

Urfa evlerinde odalara kapı eninde ve odanın dar kenarı boyunca uzanan, ayakkabıların çıkarıldığı “geremeç/gedemeç”ten (pabuçluk) girilir. Odanın esas oturma zemini geremeçten 20 cm yüksekte yer al­maktadır. Zengin süslemeli ahşapla kaplanmış olan oda duvarları, camlı dolaplar ve “camhâne” (Aynalık-Yüklük) denilen nişlerle teşkilatlandırılmıştır. Ihlamur ağacından taklit kündekâri tekni­ğinde yapılmış oyma süslemeli oda kapıları ve pen­cere kanatları ayrı bir inceleme konusu teşkil edebi­lecek kadar motif zenginliğine sahiptir (Fotoğraf 12). Ahşap süslemenin zenginliği yanında evlerin avluya bakan cephelerindeki taş işçiliği de Urfa’daki cami, han, hamam, medrese gibi anıtsal eserlerde benzer­lerine rastlanılmayan özgün bir zenginliğe sahiptir.

Harem Avlusu’nun diğer cephelerinde “tandırlık” (mutfak), hamam ve odunluk gibi bölümler yer alır.

Fotoğraf 12
“HAYAT” (AVLU)

“Nehit” tabir edilen düzgün kesme taş döşeli “hayat”ın (avlu) ortasında Urfa evlerinin vazgeçil­mez ögesi olan mermer bir havuz, kuyu, “curun” denilen taştan oyulmuş su yalağı; içersinde incir, dut, nar, portakal, kebbat (bergamot meyvesinin atası), annep, zakkum, asma gibi ağaçlardan biri veya birkaçının yer aldığı “çiçek­lik” bulunur. Çiçeklik aynı zamanda çöpe atılması günah olan ekmek kırıntılarının silkelen­diği yerdir. Avlunun çevresindeki oda duvarlarının dama yakın kısımlarına dikdörtgen nişler şeklinde yapılan ve “kuş takası” olarak adlandırılan kuş evle­rinde yaşayan kuşlar, çiçeklikteki bu ekmek kırıntı­larıyla beslenirler. Bazı evlerde kuşlar için ortasından bir sütunçe ile iki göze bölünmüş kuş evleri yer alır (Fotoğraf 13,14).

Fotoğraf 13
Fotoğraf 14
Hayat içerisinde yer alan kuyular, bazen iki ayrı evin duvarı arasına yerleştirilmiş olup ortak bir şekilde kullanılır. Bıçakçılı Mahallesi, İşçiler Sokak’taki Mehmet Kandıran evi kuyusu dört sütun üzerine oturan, dilimli sivri kubbesi ile Urfa evleri içerisinde tek örnek olması bakımından ilgi çekicidir (Fotoğraf 15).
Fotoğraf 15
Oyuldukları kaya zeminin düzgün çıkmaması halinde birçok kuyunun duvarı büyük bir ustalıkla düzgün kesme taşlarla örülmüş, ku­yuya inip çıkmayı sağlamak amacıyla bu taşlara el ve ayakların tutunacağı oyuklar açılmıştır. Yüksekte bulunduğundan kuyu açılması mümkün olmayan bazı mahallelerdeki evlerin su ihtiyaçları Yeni Yol (Büyük Yol)’daki Tırşolar Evi’nde, günümüzde Eyyübiye Belediyesi tarafından kullanılmakta olana Küçük Hacı Mustafa Hacıkâmiloğlu konağı avlusunda olduğu gibi kışın yağmur sularının biriktirildiği sarnıçlarla karşılanmıştır.

“HAYAT”A BAKAN CEPHELER

Avluyu çevreleyen eyvan ve odaların cepheleri zengin taş süslemelidir. Süslemeler genellikle bitki­sel ve geometrik motifli altıgen, sekizgen rozetler halindedir. Avluya bakan oda kapılarının üzerinde duvara gömülmüş yarım daire şeklinde ve kenar­ları aşağıya sarkan palmet motifleriyle süslü taş sundurmalar, duvarların dama yakın kısımla­rında çepeçevre dolaşan ve güneş ışınlarıyla ışık gölge etkisi sağlayan mukarnas frizleri, avluyu çevreleyen diğer süsleme elemanlarıdır.

Haremin zemin katından sokağa pencere açıl­maması, evdeki tüm pencerelerin avluya ve eyvan­lara açılmasına sebep olmuştur. “çardak” veya “köşk” denilen, sokağa konsollarla çıkartmalı ikinci kattaki oda­ların pencereleri sokağa açılmıştır. Bu pencereler, ev kadınının sokağı seyrederek dış dünya ile ilişkisini sağlamaktadır (Fotoğraf 16).

Fotoğraf 16
İkinci kattaki odaların avluya bakan cepheleri önünde, sütunlar üzerine oturan ve “gezenek” adı verilen balkona benzer açık geçiş yerleri bulunmaktadır. Avlunun bir kenarında boydan boya uzanan bu sütunlar, 12 Eylül Caddesi’ndeki Kürkçüzâde Halil Hafız Evi, Haciban Sokak’taki Hacı İmam Demirkol Evi ve Yorgancı Sokak’taki Abdülkadir Hakkâri Evi’nde olduğu gibi revak gö­rünümündedir (Fotoğraf 17). Hacibanlar Evi ve Akyüzler Evi’nde olduğu gibi ikinci kattaki karşılıklı eyvan ve odalar, avlu­nun yan cephe duvarlarındaki taş konsollar üzerine oturan yaklaşık 1 m genişliğinde bir gezenekle birbirine bağlanmış, zengin süslemeli konsolların aralarına küçük dikdörtgen nişler halinde kuş taka­ları yerleştirilmiştir. Böylece yalın cephelere ol­dukça zengin bir mimari hareket kazandırılmıştır (Fotoğraf 18).
Fotoğraf 17
Fotoğraf 18
EYVANLAR

Yılın yedi ay gibi büyük bir bölümünün sıcak geç­tiği Şanlıurfa’da ev halkı tarafından bütün gün bo­yunca serin bir mekân olarak kullanılan eyvanlar, bu özelliklerinden dolayı evlerin vazgeçilmez bir unsuru olarak başköşeyi oluşturmuşlardır. Bundan dolayı gerek mekân genişliği ve gerekse taş süs­leme açısından eyvanlara verilen önem, Urfa evlerinde odalar dahil hiçbir köşeye verilmemiştir. Bazı ev­lerde iki yanı taş sekili yazlık eyvanın arka duva­rındaki nişe hava akımını sağlayan ve yazın se­rinlik veren, damla bağlantılı, baca şeklinde hava kanalı açılmış; bu kanalın damdaki çıkışına mihrap taşını andıran ve rüzgârın çarparak kanaldan eyvana inmesini saplayan rüzgarlık yerleştirilmiştir. “Badgir” denilen bu doğal klima sisteminde kuzey veya kuzeybatıya yönlendirilmiş olan bu taşlara çarpan rüzgârın hava kanalından eyvana inerek se­rinlik vermesi sağlanmıştır. Bu rüzgâr taşları, yaz aylarında gece namazları için mihrap görevini de görmektedir (Fotoğraf 19).

Fotoğraf 19
Bey Kapısı burçlarındaki Mahmutoğlu Mustafa Ağa haremi ve Çakeri Camii karşısındaki Köroğluzade Haydar Ağa evi eyvanlarında olduğu gibi bazı eyvanlara bölgedeki Artuklu geleneğini sürdü­ren şadırvanlar yapılmıştır. Nadir de olsa Köroğluzade Haydar Ağa evi eyvanı ve Harran Üniversitesi Butik Oteli olarak kullanılmakta olan Akçarlar evi eyvanında olduğu gibi ortada iki yılan figürünün dairesel sarmal oluşturduğu suyolundan (çöpür taşı) akıtılarak görsel bir güzellik sağlanmıştır (Fotoğraf 20).

Nebo Hacı İmam Efendi evi, Melekler evi (Osman Çiftbudak evi), Eski Hal karşısındaki sokakta yer alan Parmaksız Şemsi evi ve Alpan Sokak’ta son yıllarda yıkılmış olan Çubukçular evinde olduğu gibi kuzey cephedeki yazlık eyvan ve iki yanındaki odalar alt katta değil, zemin kat üzerinde yer almıştır (Fotoğraf 21).

Fotoğraf 20
Avlunun güney ve kuzeyindeki yazlık ve kışlık eyvanların yanında Sarayönü Postanesi’ne bitişik Hacı Hafızlar evi ve Veli sokaktaki Hacı Tevfik Saraç evlerinde olduğu gibi, bazen doğu veya batı cephede üçüncü bir ey­van dikkati çekmektedir. Ulu Cami batısında yer alan Hacı Bekir Pabuççu evinde ve daha birçok evde olduğu gibi Selçuklu medreseleri eyvanlarını ha­tırlatan anıtsallığa sahip eyvanların kemerle­rinin kilit taşları, şebekeli oyma tekniğinde bitkisel motiflerle süslenmiştir (Fotoğraf 22). Bazı eyvanlar cepheden iki sütunla kemerli üç göze ayrılmıştır (Fotoğraf 23).

Karanlık Kapı sokaktaki Şeftalioğulları eyvanında olduğu gibi bazı eyvanların beşik tonozları boydan boya geometrik süslemelidir. (Kürkçüoğlu, 1998, s. 131).

Fotoğraf 21
Fotoğraf 22
Fotoğraf 23
ODALAR…

Odalara, kapı eninde ve odanın dar kenarı bo­yunca uzanan, ayakkabıların çıkarıldığı “geremeç /gedemeç”ten (pabuçluk) girilir. Geremeçte çeşitli eşya­nın ve su testilerinin yerleştirildiği nişler ile kapının tam karşısında ahşap oymalı raflarla ve küçük ahşap kemerlerle bölümlere ayrılmış fincan-bardak türünde küçük ölçüdeki cam eşyaların sergilendiği “gözgöz” tabir edilen niş bulunur. Bu nişin altında, orta­sından küçük sütunla kemerli iki göze ayrılmış “tes­tilik” yer alır (Fotoğraf 24). Odanın esas oturma zemini geremeçten 20 cm. kadar yüksektedir. Geremeç ile oturma zemini genellikle odaya giriş veren açıklığın sağında ve solunda ahşap korkuluklarla birbirinden ayrılmıştır. Zemin kattaki oda tavanları genellikle çapraz tonozlu olup yüksek ve ferahtır. Bazı evlerin çardaklarında (zemin üzerindeki kat), ortası aynalı, kalem işi süslemeli, ahşap tekne tavanlara da rastlanılır (Fotoğraf 25). Odaların avluya ve eyvana bakan duvarlarında 1/2 oranında basık kemerli üç veya dört “taka” (pencere) yer almaktadır. Dışarıdan “demir cağlı” (demir parmaklıklı) olan camekânlı bu pencerelerde oda tarafından açılıp kapanan zengin süslemeli ahşap kepenkler kullanılmıştır. Oda pencerelerinin dama yakın kısmına “ışık takası” adı verilen ve odadaki kirli havayı dışarı atmaya yarayan küçük pencereler açılmış, bu pencerelerin avluya bakan cepheleri şebekeli oyma süslemeli tek parça taş ile kapatılmıştır.

Fotoğraf 24
Birçok eski Urfa evinin oda kapıları ve pencere kanatları duvar nişleri ve duvar kaplamaları ıhlamur ağacından oyma, taklit kündekâri, kafes, muşarabiye (pencere kafesi) ve kakma tekniklerinde yapılmış zengin ahşap süslemelidir. Urfa evlerindeki ahşap işleme sanatı ayrıca eyvan ve oda tavanlarında, camhane tabir edilen nişlerde, çeyiz sandıklarında ve boy aynası taçlarında kullanılmıştır.

Bir vazodan çıkan dallara bağlı palmetler, tam ve yarım dairelerin kesişmesinden oluşan kompozisyonlar, dairesel bir eksen çevresinde birbirini kesen çemberlerin oluşturduğu rozetler, bir çiçek rozeti etrafında çarkıfelek şeklinde dönen dallara bağlı çok dilimli palmetler, rumi ve palmetlerden oluşan bordürler Urfa’daki ahşap eserlerde en çok rastlanan kompozisyonlardır (Kürkçüoğlu, 1973, s. 38-41) (Fotoğraf 12). “Şanlıurfa El Sanatları” bölümünde ayrıca detaylı bilgi verilmiştir.

Ahşap süslemeli kapı ve pencere kanatlarının bir kısmı bilinçli vatandaşlar tarafından 1970-1980’li yıllarda Urfa Müzesi’ne teslim edilmiş bir kısmı da antikacılar tarafından satın alınarak büyük şehirlere götürülmüştür.

Fotoğraf 25
Sandık ve boy aynası gibi eşyanın konulduğu “camhana” tabir edilen oda duvarlarındaki büyük nişlerin ve kıymetli cam eşyanın sergi­lendiği “camlı dolap” denilen dolapların çevreleri zengin süslemeli ahşap pervazlarla süslenmiştir. Günlük yaşam dışında yatak odası olarak da kullanılan odaların “camhana” nişlerinde “yün döşek (Minder)”, yorgan, yastık gibi yatak elemanları gece kullanılmak üzere üst üste düzgünce yerleştirilerek perde ile kapatılmıştır. (Fotoğraf 26) Oda duvarlarındaki diğer bir süsleme unsuru da Urfalı ünlü hattat Behçet Arabi İmzalı hat levhalarıdır.
Fotoğraf 26
Odalarda sergi olarak ailenin ekonomik duru­muna göre halı, kilim, keçe, yer minderi ve sedir kullanılmış; odanın etrafı “sap yastık” denilen du­var yastıklarıyla çevrelenmiştir.

ZERZEMBE, TANDIRLIK VE HAMAM…

Yer altında ya da yarım bodrumda bulunan, üzerinde eyvan ve odaların yer aldığı “zerzembe” (kiler) serin olduğundan dolayı kışlık erzakların sak­landığı depo durumundadır. Tonozla örtülü bu mekânın tabanına yağ, peynir ve pekmez gibi zahire küplerinin oturmasına yarayan yuvarlak çukur kaideler açılmıştır.

“Tandırlık” tabir edilen mutfaklar, Hz. İbrahim (a.s.)’den geldiğine inanılan Urfalıların misafir sevme geleneğinden dolayı büyük ölçüde ve 7-8 ocaklı yapılmıştır. Büyük kazanların konulabileceği ocaklar ve kapların konulacağı raflarla teşkilatlanan mutfakla­rın avluya bakan cephelerinin kapı ve pencere üzerleri atlamalı olarak yerleştirilmiş kesme taşların meydana getirdiği küçük pencerelerle teşkilatlandırılmış, bu pencereler, dumanın dışarı atılması ko­nusunda “pıherik” tabir edilen bacaya birer yar­dımcı unsur olarak düşünülmüştür (Fotoğraf 27).

Fotoğraf 27
İslâm’da temizliğe verilen önemin netice­sinde ortaya çıkan hamamların Şahap Bakır Evi (Meclis Evi) ve Sakıbın Köşkü’nde olduğu gibi 3-4 kurnalı, kubbeli, minyatür şadırvanı bulunan soğukluk ve sıcaklık bölümlü ve külhanlı olanlarına rastlamak müm­kündür.

DAMLAR…

Urfa evlerinde odalar genellikle çapraz tonoz veya “mertek” (ağaç direk) üzerine düz toprak damlıdır. Bazen damların üzeri “nehit (Düzgün kesme taş) döşelidir. Çardaktaki odalar genellikle tekne tavanlı olup dıştan “tutya” (çinko) veya kiremit çatılıdır. 12 Eylül Caddesi’ndeki Kürkçüzade Halil Hafız Efendi Evi, Kunduracı Pazarı’ndaki Ağanlar Evi ve Tarakçılar Sokak’taki Akyüzler Evi’nde olduğu gibi bazı ta­vanlar renkli kalem işi süslemeli olup çatı ile örtülüdür (Fotoğraf 25).

Damların etrafı zikzak veya boğumlu (lokma) olarak kesilmiş taşların yan yana sıralanmasından oluşan bir taş korkulukla çevrilidir. “Pıherik”ler (bacalar), daha önce sözünü ettiğimiz eyvanlara hava sirkülasyonunu sağlayan badgir sisteminin namazgah mihrabı şeklindeki dikme taşları (rüzgarlık) ve çörtenler, dam­lardaki diğer mimari elemanlardır.

II. GELENEKSEL ŞANLURFA EVLERİNDEN VE SOKAKLARDAN YANSIYAN KÜLTÜR

Geleneksel Urfa evlerinden kopuş 1970’li yılların sonlarında apartman dairelerine taşınmakla başlamıştır. Ama “hayatlı”, “eyvanlı” saray güzelliğindeki evlerde yaşayanlar her zaman bu evlere özlem duymuştur. Doğup büyüdüğümüz, komşu çocukları ile ilk arkadaşlık ilişkilerimizi kurduğumuz, dar sokaklarında “kozakırık”, “çındırpır”, “birdirbir” oynadığımız, geniş “hayat”larını çocuk bahçesi olarak kullandığımız, misafir ağırladığımız, misafirliğe gittiğimiz evlerimizin ne zaman lafı geçse, hepimiz derin bir “ahhh..!” çeker, o mekânlardaki yaşamı özlemle anarız.

DÜNYANIN İLK EVLERİ “BEREKETLİ HİLAL” TOPRAKLARINDA…

Akdeniz’in güneydoğu köşesinden başlayıp kuzeye doğru uzayan, doğuya dönerek Güneydoğu Anadolu bölgesini, dolayısıyla Şanlıurfa’yı içine alan, oradan doğuya yönelip İran’ın Zagros Dağları’ndan güneye doğru Basra Körfezi’ne kadar inen ve arkeoloji literatüründe “Bereketli Hilal” olarak adlandırılan bölgede Paleolitik Çağ’ın sonları ve peşinden gelen Neolitik Çağ’ın çanak çömleksiz döneminde (M.Ö.10.000-7.000) ilk kez yerleşik yaşama geçilmiş, ilk evler ve ilk tarım bu bölgede gerçekleştirilmiştir.

Şanlıurfa’da Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın “Taş Tepeler” projesi ile arkeolojik kazıları yapılan Göbeklitepe, Karahantepe, Harbetsuvan, Gürcütepe, Kurttepesi, Taşlıtepe, Sefertepe, Ayanlar, Yoğunburç, Sayburç, Çakmaktepe ve Yeni Mahalle arkeolojik alanlarında yaşayanlar M.Ö. 10 binlerde tapınak olduğu düşünülen yapıları ve ilk evleri inşa etmişler, daha sonra ovalara inerek Hilvan ilçesine bağlı Kantara (Argaç) köyü sınırlarındaki Nevali Çori’de, Bozova ilçesine bağlı Büyük ve Küçük Şaşkan Höyükleri arasındaki “Kumartepe” de ve Birecik İlçesine bağlı Mezraa Telaylat höyükte, Şanlıurfa il merkezine bağlı Gürcütepe’de Neolitik Çağ’ın köy ve tarım yaşamını başlatmışlardır.

“Dergah-Balıklıgöl Çevre Düzenlemesi” sırasında 1993 yılında yapılan hafriyatında bulunan ve “Urfa Adamı” olarak adlandırılan yaklaşık iki metre boyundaki erkek heykelinin Göbeklitepe heykelleri ile çağdaş olduğu tespit edilmesi üzerine Vali Fuat Caddesi’nin Balıklıgöl’e yakın kesiminde yer alan toprak kesitte 1996 yılında Müze Müdürlüğü ile Harran Üniversitesi’ni temsilen Arş. Gör. Bahattin Çelik tarafından müştereken yapılan yüzey araştırmasında tespit edilen çakmak taşından yapılmış ok uçları, mızrak uçları, delici ve kesici aletler, bazalt ezgi kapları, ezgi taşları, hayvan kemikleri ve terazzo döşemelerin Göbeklitepe ile çağdaş olduğu anlaşılmıştır (Çelik, 2008, s.17).

Tüm bu buluntular, Urfa bölgesinde yaşayan insanların mimari yeteneklerinin olduğunu ve inşa ettikleri tapınaklarda dinsel törenler yaptıklarını göstermiştir.

İşte, 12.000 yıllık bir mimari gelenekten beslenen “Geleneksel Urfa Evleri” günümüzde de doğal olarak “Saray gibi” benzetmesi ile anılmaktadır.

GELENEKSEL EVLERİMİZ NEDEN KORUNMALIDIR?

Somut olmayan kültürel mirasın en çok yaşatıldığı mekânların başında evler gelmektedir. Ömrümüzün önemli bir bölümünün geçtiği geleneksel evlerimizin acı tatlı anılarımızı içinde saklaması, hem mimari hem de estetik mimari eserler olması yönüyle korunarak gelecek nesillere aktarılması büyük önem taşımaktadır. Yıkılıp yok edildikleri takdirde o evlerde yüzyıllardan bu yana yaşanılan kültür, konuşulan dil, gelenek ve görenekler, “zerzembe”, “tandırlık”, “pıherik”, “kuş takası”, “eyvan”, “çardak”, “arış”, “küllük”, “kokka”, “camhana” gibi onlarca kelime de unutularak tarihe karışır. Evlerde yaşadığımız anılarımız kültürel hafızamızdır. Evlerin yıkılmasıyla anıların yok edilmesi bir bakıma kültürel hafızamızın yok edilmesi demektir. Geleneksel evlerimizde yaşamamış bir genç aşağıdaki bölümlerde anlatmaya çalıştığım o evlerde yaşanmış kültürden, geleneklerden, onlarca kelimenin anlamından habersiz olacaktır. Bu bakımdan geleneksel evlerimizin korunması; kültürel hafızamızın, anılarımızın yaşatılması bakımından büyük önem taşımaktadır.

Ev, insanoğlu’nun binlerce yıl avcı ve göçebe dolaşıp ağaç kovuklarında, mağaralarda barınmasından sonra Neolitk Çağ’da inşa ederek barındığı mekândır. Her insan, “Başımı sokacak bir evim olsun, başka bir şey istemem” diyor, “Ahirette iman, dünyada mekân” sözü ile ömrünü geçirdiği bu mekâna kutsi bir değer yüklüyor.

Urfa’da beddua içeren “evi yıhıla, hanay haraba ola”, dua içeren “Evi yapıla, hanay ma’mur ola” sözleri evin insan yaşamındaki yerinin ne kadar önemli olduğu vurguluyor. Başımıza gelen bir musibeti ifade ederken kullandığımız “Evim yıkıldı” sözünün yerine, uğradığımız musibetin büyüklüğünü anlatan başka hangi söz kullanılabilir ki?

Su Meydanı Sokağı (Fotoğraf 28) ve devamındaki Kubbe Mescit Sokağı’ndaki (Fotoğraf 29) Urfa’nın en güzel evleri maalesef 1976-1980 yılları arasında tamamen yıkılarak “12 Eylül Caddesi”ne dönüştürüldü. Böylece tarihi iki sokağın adı ve çocukluk anılarımızın mekânları şehrin hafızasından silinmiş oldu.

Fotoğraf 28
Fotoğraf 29
ESKİ URFA SOKAKLARINDA KOMŞULUK

1950 yılından 1980 yılına kadar acı tatlı anılarıyla ömrümün otuz yılının geçtiği evimizin olduğu Temur Sokak’ta da candan komşularımız oldu (Fotoğraf 30). Bu komşulardan “him komşusu” olduklarımızla daha ayrı bir dostluğumuz vardı. Çünkü bunlarla evlerimizin duvarları müşterek, temelleri bir idi. Duvarlar ve temeller müşterek olunca “him komşuları” arasında diğerlerine nazaran daha başka bir dostluk ve hukuk oluşuyordu. “Ahirette önce komşu hakkı sorulur” hadisine uyularak komşular birbirinin hakkına ve hukukuna riayet ederlerdi. Evlerin odalarının komşu evin “hayat”ını gören duvarlarına kesinlikle pencere açılmaz, komşunun aile mahremiyetine saygı gösterilirdi. Komşunun “hayat”ı görüldüğünden genç ve yetişkin erkekler kesinlikle dama çıkmazdı. Yaz aylarında damda yatma zorunluluğu olduğundan gece karanlığında dama çıkılır, sabah ezanıyla birlikte inilirdi. Bu hukuka riayet etmeyen, damlarda kuş besleyen, kuş uçuran erkekler az da olsa vardı. Ancak böyle insanlara iyi gözle bakılmaz, sözlerine güvenilmez, evlenirken kolay kolay kız verilmezdi.

Fotoğraf 30
Sokağımızdaki tüm komşuların birbirleriyle olan ilişkileri son derece candandı. “Körocak” olan, hayatta hiçbir yakını bulunmayan yaşlı Saadet Teyze’nin eşi Münib Amca’nın her işine koşardık. Peygamberimizin “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” hadisi gereği “yedi kapı ötedeki” yoksul Fatma Teyze’ye sık sık yemek götürür, yardımcı olurduk. Kimsesiz ve yoksul olanlara onurları kırılır diye fakir demez, “garip ve yiğit” sözcüklerinden türemiş “kerbigit” derdik. Bu insanların askere giden çocukları ile ilgilenilir, çoğu zaman mektuplarını da yazardık.

Doğu ve kuzeyimize bitişik “him komşumuz” “Kâmil Çavuşgil”, güneyimizde Şükrü amcalar, batımızda “Attar Abdurrahmangil” (Abdurrahman Saatçı) oturuyordu.

“Kâmil Çavuş” amcalar, Rus ve Emeni zulmünden Van’dan kaçarak 1915-20 yıllarında Urfa’ya gelip yerleşen ve “Mahacır” ailelerdendi. Bütün mallarını mülklerini bırakıp kaçarak gelen bu aileler o dönemlerde çok sıkıntı çekmişler, “Mahacır Çarşısı” diye adlandırılan çarşıda kurdukları tezgahlarla nafakalarını çıkartmaya çalışmışlar. Babamın dediğine göre “Mahacır”lar gelinceye kadar Urfa’da çay içme kültürü yokmuş. Yani bir bakıma çay içme alışkanlığını “Mahacır”lar Urfa’ya getirmişler. Yine rahmetli babam anlatırdı. Urfalıların çok patlıcan yediğini gören “mahacır”lar, patlıcanın yararlı bir besin olmadığını, çayın daha faydalı olduğunu anlatmak için Urfalılara “İçesen çay olasan temir, yiyesen bamya balcan olasan bir çuval saman” tekerlemesini söylerlermiş. O günlerden yaklaşık 100 yıl sonra, yani günümüzde Urfa’da çayın çok tüketilmiş olmasının nedeni muhacirlerin bu tavsiyesi olmalıdır.

İnsanlık abidesi bu komşumuzla çok güzel bir otuz yılımız geçti. Kâmil Amca babamdan büyük olduğu için çocuklarının hepsi bizlerden büyüktü. En küçük oğlu Celal Aşar Ağabey ile aramızda 8-10 yaş vardı. Celal Ağabey gerçekten bir ağabey gibi bizlere davranır, mahallenin çocuklarını evlerinin “maskan”ında toplar, gaz lambası ışığı önüne gerdiği beyaz çarşaf üzerinde kartondan kestiği figürlerle karagöz-hacivat gösterisi yapardı. Bir sonraki gösteri ne zaman olacak diye Celal Ağabeyi her gördüğümüzde gözünün içine bakardık. Celal Ağabey sadece ağabeyimiz değil şefkatli bir öğretmenimizdi aynı zamanda. Ders çalışırken takıldığımız soruları gider kendisine sorardık. Ortaokul’da bir türlü sevemediğim ve başaramadığım, bu nedenle her yıl “ikmale” kaldığım matematik dersinden yaz boyunca bana kurs verir, böylece“imtihan”da başarılı olmamı sağlardı. Müziğe meraklı olan, keman çalan bu değerli insan, lise yıllarımda Coğrafya öğretmenimiz oldu. Urfa Lisesi’nin ve Urfa’nın gelmiş geçmiş en iyi ve en saygın öğretmenlerinden biri idi. Ben lisede iken bağlama çalmayı öğrenmiştim. Celal ağabey kış geceleri beni eve çağırır, kendisi keman ben bağlama çalarak halk müziği meşk ederdik.

Güneyimizdeki “him” komşumuz Şükrü Amca çiçeğe çok meraklı biri idi. Evinin “hayat”ında, dama çıkan merdivenlerinde ve damın kenarlarında yüzlerce saksı nadide gül yetiştirirdi. “Toprak Dam”larında yetiştirdiği renk renk laleler belki de o zaman sadece Urfa’da Şükrü Amca’nın evinde bulunuyordu. Meraklı insanların gelip bu gülleri ve laleleri incelediklerini çok iyi hatırlıyorum.

Evimizin batısındaki “him” komşumuz Abdurrahman Amca, Attar Pazarı’nın girişinin sağındaki ilk dükkân olan iki cepheli dükkânında attarlık yaptığından “Attar Abdurrahman” lakabı ile tanınırdı. Soyadı Saatçı olan Abdurrahman amcalar, her yazın başında Şehitlik Anıtı’nın batısındaki bağlarına çıkarlardı. Biz de bağlarına misafirliğe giderdik. Her yıl “kufa”ya doldurdukları üzüm ve incirleri komşulara hediye olarak getirirlerdi. Bu bağ ve çevresindeki diğer bağlar maalesef günümüzde gecekondular altında kaldı.

1960 yılı başlarında Abdurrahman amcalar bağlarına çok güzel taş bir bina yapınca oraya taşındılar ve evlerini Cevherilerden “Şıh Abdullah” ailesine sattılar. Şıh Abdullah Amca’nın çocukları ile bihassa Cevher İlhan ile olan can dostluğumuz 60 yıldan beri devam ediyor.

Subay, polis gibi devlet memurluğu nedeniyle Urfa’ya tayini çıkmış bulunan komşularımıza, “kimi kimsesi olmayan garip” anlamında “kerip”; bunların konuştukları İstanbul şivesine de “keripçe” derdik.

DAMLAR EVLERİ BİRLEŞTİRİNCE GÖNÜLLER DE BİRLEŞİYORDU…

Bahar ayı geldiğinde toprak damlarda “Şakşako”, “Yoğurt Çiçeği”, gibi çiçekler kendiliğinden açardı. Komşu kadınları birinin damında bir araya gelerek çimenler üzerine serdikleri kilimler üzerine serdikleri yer sofrasında çiğköfte ve “eşkili kıyma” yapar, hep birlikte neşe ile yerlerdi.

Komşuların birbirlerine olan güvenleri o denli sonsuz idi ki, gezmeye giden anneler, çocukları okuldan döndüğünde sokakta kalmasın diye sokak kapılarının kilitlerini komşularına bırakırlardı. Şükrü amcaların evinin sokağa bakan cephesindeki bakkal İsmail Amca bütün mahalle kadınlarının gezmeye giderken evlerinin anahtarını emanet ettiği güzel bir insandı. Dükkânının bir duvarına çaktığı çivilere kendisine emanet edilen anahtarları asar, çocuklar okuldan gelince İsmail Amca’dan anahtarlarını alarak evlerine giderlerdi. Bu durum Urfa’daki tüm mahalle bakkalları için geçerliydi. Aslında anahtar bırakmaya da gerek yoktu. Çünkü evlerin damları birbirine bitişikti ve arada “cemel” (duvar) dahi yoktu. Komşu evin damından kendi evinize geçmek, hatta dört tarafı sokakla çevrili büyük bir adadaki evleri damdan dama geçerek tek tek gezmek son derece kolaydı. Ancak böyle olmasına rağmen tek hırsızlık olayına dahi rastlanılmazdı.

URFALILAR 2000 YIL ÖNCE DE DAMLARDA YATIYOR OLMALIYDI

Yaz gecelerinde, milyonlarca yıldızı seyrederek damlardaki “taht”larda yatmanın zevkine doyulmazdı. Yatanların görülmemesi için “taht”ların çevresi “kirbit çığ” ile çevrilirdi. Tahtlarda yatarken gökyüzü milyonlarca yıldızın parladığı bir çadır gibi üzerinizi örterdi. Yıldızların her birinin dünyadaki bir insana ait olduğuna inandığımızdan kendi yıldızımızı da tespit etmiştik. Her yatağa uzandığımızda yıldızımızı hemen bulur ve seyre dalardık. Parlak yıldızların zengin insanların yıldızı olduğuna, yıldız kaymalarında o yıldızın sahibinin öldüğüne inanırdık. 2000-3000 yıl önce yine damlarındaki “taht”larda yatarak yıldızları seyreden Urfalılar, gök çadırının ihtişamının etkisinde kalmış olmalılar ki, gök cisimlerini kutsal saymışlar, gezegenlere “Tanrı” işlevi yükleyerek “Pagan” ve “Sabii” inancını benimsemişlerdi. Bizim çocukken yıldızlara verdiğimiz anlam, belki de bu inancın bir uzantısı idi. Urfa ve Diyarbakır’da yazın damlarında yatılan yıldızlı(!) nostaljik ucuz oteller günümüzde halen bulunmaktadır.

Her halde 1200 yıl önce Harran’da yıldızların altında yatan el-Battani de bu gök cisimlerinin hareketlerini takip etme imkânını bolca bulduğundan dünyadan Ay’a olan uzaklığı doğru olarak hesaplayabilmiş ve Harran’da astronomi ilmi ileri bir düzeye gelmiş olmalıydı.

Urfalı Pagan ve “Sabii”ler Ay’a “Sin” diyorlardı. Kimbilir, belki de evlerimizde kullandığımız beyaz kalaylı “sini”ler Ay’a benzediklerinden dolayı bu adla adlandırılmıştı.

“DAM LOĞLADAN”-“KAR ATTIRAN”

Toprak damlarda “kara daş”tan yapılmış bir “loğ” bulunur, damlara yağan yağmurun ve karın odalara su sızdırmaması için ilk yağmurdan itibaren ve kış boyunca damlar zaman zaman bu loğlarla “loğlanırdı”. Bunun için sokak aralarında gezen “loğdurcular/loğkeşler” vardı. Kış aylarında mesleklerini sürdüren bu insanlar, “Dam loğladan… dam loğladan…” diye bağırarak sokaklarda gezerlerdi.

1960’lı yıllara kadar kış ayları şimdilere göre daha çok kar yağışlı geçer ve karların damdan atılması gerekirdi. Bunun için de sokaklarda sırtında kar kürekleri ile “kar attıran… kar attıran…” diye bağırarak gezenler olurdu. Damlardaki karlar genellikle tahta bir kürek yardımı ile kürenerek sokağa atılırdı. Zaten dar olan sokakların zeminleri, sağlı sollu olarak evlerin damlarından atılan karlarla yükselir, sokaklarda yürürken nerede ise evlerin damı görülürdü. Avludaki karlar ise genellikle kuyulara atılırdı.

Damlar “ges”lerin “germeç”lere serilerek kurutulduğu mekânlardı. “Germeç”ler “ges”lerin ağırlığından çökmesin diye uçları çatallı “germeç ağacı” ile desteklenirdi.

Damdan dama geçişlerin kolay olması, evlerimizde beslediğimiz “pisikleri” (kedileri) çok mutlu ediyor olmalıydı. Zira çiğköftelik etin “kara daş”ta dövülme sesini duyan komşu “pisikleri”, damları kolayca aşarak avluda et dövenin çevresinde usulca birikirler, etten arta kalan “çındır”ların önlerine atılmasını veya tokmaktan sıçrayan etleri beklerdi. Hangi “pisiğin” kimin evine ait olduğunu bilirdik. Kâmil Amcaların “kül rengi pisiğinin” adı “Uğur”du. Sık sık bizim evi ziyarete gelen bu “pisik” uzun yıllar sonra öldüğünde hepimizin ne kadar üzüldüğünü, rahmetli annemin ağladığını hatırlıyorum.

Rahmetli babamın, “Pisiklerin de insanlar gibi asil olanları, olmayanları vardır. Asil olanlar kara et daşının başında beklerler, hiçbir zaman et kaçırmazlar. Asil olmayanlar ise fırsatı bulduklarında eti kapıp kaçarlar” sözlerinin gerçeği yansıttığına defalarca şahit olmuşumdur.

DAMLARDAN İFTAR TOPUNUN ATILIŞINI SEYRETMEK FARKLI BİR HEYECANDI

Ramazan aylarında Ulu Cami minaresinden atılacak “iftar topu”nu izlemek üzere tüm Urfa’nın çocukları damlara çıkar, emektar “topçu”nun şerefede görülmesi ile koro halinde “haa… haa.. haaaa!” diye bağırarak bir uğultu başlatırlardı. Bu uğultuyu aşağıda duyan büyüklerimiz, “topçu”nun şerefeye çıktığını anlardı. O zamanlar yüksek apartmanlar olmadığından ve şehir sur dışına taşmadığından Ulu Cami minaresi her yerden görülür ve “iftar topu”nun sesi tüm şehirden duyulurdu. “İftar topu” aslında bir havai fişekti. Havada patlayan bu fişeğin, geriye kalan çubuğu gökyüzünden süzüle süzüle ya Ulu Cami “hayatına”, ya da yakınındaki evlere düşerdi. Ulu Cami “hayatında” bekleyen çocuklar, düşen bu çubuğu kapmak için birbirleriyle yarışırdı.

İnsanı gün boyu tok tuttuğu için “yuvalak küfte” ve sütlaç sahur yemeklerinin vaz geçilmez ikilisi idi. Bazen sütlacın yerini üzüm ya da kayısı hoşafı alırdı. İftarda ise çeşitli yemeklerin yanında tadımlık çiğköfte sofranın baş tacı idi. Sahurda ekmek yerine annelerimizin evde hazırladığı külünce ve peksimetler mahalledeki “kâhke” fırınında pişirilirdi. Külünçeler, hamuru sütle yoğrulan ve şeker katılan tatlı ve küplerdeki yağlı peynir suyuyla yoğrulan tuzlu olmak üzere iki çeşit yapılırdı. Hamurlar annelerimiz tarafından yaklaşık 20 cm. çapında yuvarlak açılır, çevresi biz çocuklar tarafından başparmak ve işaret parmağı ile sıkıştırılıp “çirtik” lenir, üzerine ahşap sert tahtalara oyulmuş “külünçe nakışları” bastırılarak süslenirdi (Fotoğraf 31-32). Külünçe hamurunun bıçakla dörde bölünmesiyle oluşan küçük parçalarına “behsimet” (peksimet) denirdi.

Fotoğraf 31
Fotoğraf 32
Ramazan geldiğinde kâhke fırınları; çanta, tabanca, kaz, ördek, ay, yıldız şeklinde ramazana özel “kâhke” yaparlar ve çocuk satıcılar başlarında taşıdıkları tepside, “çantalar, dabançalar, kazlar, ördekler, aylar, yıldızlar” diye bağırarak bu “kâhke”leri satardı. “küncülü kâhke”, “şekerli kâhke” ve “haşhaş kahke” diğer “kâhke” çeşitleri idi.

Şehir o kadar gürültüsüz ve sakindi ki camilerin minarelerinde mikrofon kullanılmazdı. Ulu Cami minaresinde mikrofonsuz okunan ezan, “selâ” ve “faraçlık” tüm evlerden duyulduğunda annelerimiz camiye koşmamızı, ölen şahsın kim olduğunu öğrenmemizi isterdi. Okunan “sela” sırasında minarenin önünde biriken onlarca çocuk, müezzin “Kuttik Ali”nin minareden inmesini beklerdi. Minareden inen müezzin, ölenin kimliğini açıklar açıklamaz bütün çocuklar tekrar evlerimize koşarak annelerimize haber ulaştırırdık.

Damlara çıkarak minarelerin külahı üzerine yuva yapmış “Hacı Leylek”leri seyreder, onların gagalarını birbirine vurarak çıkardıkları sesleri büyük bir zevkle dinlerdik. Bütün çocuklar hep bir ağızdan “Hac leyleğim havada, yumurtası tavada, çağır gelsin et yesin, et yemezse dert yesin” tekerlemesini söylerdik.

Kanatlarını açarak gökyüzünde saatlerce süzülen “delice”leri damlardan seyretmek çocuklara ayrı bir zevk verirdi. Kış aylarında gökyüzünde düzenli biçimde kümeler halinde uçuşan milyonlarca “zevzir”in cıvıltısı ve gökyüzünde oluşturduğu koreografiler damlardan seyrettiğimiz başka bir güzellik idi.

MİSAFİRPERVERLİK

“Misafir Rızkı İle Gelir”…

“Rızık Zuvah Kapısından Girer”…

Misafirlerin on rızıkla geldiğine, bunlardan birini yiyip dokuzunu bıraktığına ve böylece evin “rızkını” artırdığına inanılırdı. Rızıkların Allah tarafından sabah erken dağıtıldığına, herkesin rızkının sokak kapısı önünde beklediğine ve erken vakitte sokak kapısının açılması ile rızkın içeriye girdiğine inanılırdı. Bunun için annem bize, “Sabahları erken kalkın ve hemen zuvah kapısını açın ki rızkımız içeri girsin. Geç kalkar ve kapıyı geç açarsanız rızık beklemez ve geri gider” derdi. Biz de uykudan erken kalkarak sokak kapısını açar, rızkımızı içeriye aldıktan sonra tekrar kapıyı kapatırdık.

Urfa kültüründe çok önemli bir yeri olan misafir sevme geleneğinin İbrahim Peygamber’den geldiğini söylemiştim. Misafirsiz yemeğe oturmayan İbrahim Peygamber’in, sofra kurulduğunda hanımına, “Hanım kapıya bir çık, gelen giden varsa misafir et, yemeği beraber yiyelim” dediği söylenir. Her Urfalının evi ve sofrası misafire açıktır. Yakın zamana kadar Urfa’da yapılması ayıplanan iki meslek vardı ve her ikisi de misafir ile ilgili idi. Bunlardan birisi lokantacılık, diğeri otelcilik idi. Yani birisi, şehre gelen misafire para ile yemek yediriyor, diğeri misafiri para ile yatırıyor. Bir Urfalı için bundan ayıp daha ne olabilir ki?

Urfa evlerinin sokak kapılarının adeta bir han kapısını andırır büyüklükte olması, “evimiz ve yüreğimiz bir han kadar geniştir, her zaman misafire açıktır” anlamını taşıyordu. Bununla ilgili ilginç bir olay 1911 yılında Mevlevîhâne yakınındaki Karaçizmeliler Evi’nde yaşanmıştır. O günden bu yana babadan oğula anlatılan bu gerçek olay aşağıdaki şekilde olmuştur.

1911 yılı kışında Urfa’da o güne kadar görülmemiş bir kar yağışı olmuş, tüm yollar kapanmış, insanlar evlerinden çıkamaz olmuştur. Bu aşırı kar yağışından dolayı Urfalılar o yıla “Kar Senesi” demiştir.

O yıl Urfa’ya Bey Kapısı’ndan bir ticaret kervanı girer. İran’dan gelip Halep’e gitmektedirler. Yükleri, çok değerli İran halılarıdır. Şehirde yoğun bir tipi vardır ve her yer karla kaplıdır. Kimse dükkânını açmamış, Urfa adeta hayalet bir şehre dönmüştür. Kervanbaşı konaklayacakları bir han aramaktadır. Mevlevîhâne yakınındaki Karaçizmeli Hacı Fazlı Efendi evinin selamlığının büyük kapısını han kapısı olduğunu düşünerek çalarlar. Ev sahibi Hacı Fazlı Efendi kapıyı açar. Kervandakiler sorgusuz sualsiz develeri ve katırları ile kapıdan içeriye dalarlar. Kervan sahibi tüccar Fazlı Efendi’ye “Hancı Efendi, kardan kapanan yollar açılıncaya kadar hanında kalacağız” der. Fazlı Efendi hiç bozuntuya vermez ve “Başım gözüm üstüne, hoş geldiniz” deyip hayvanları selamlığın develiğine (Ahır) yerleştirir. İnsanları da selamlığın kuzeyindeki misafirlik bölümüne alır. Fazlı Efendi’nin ev halkı ise selamlığın doğusuna bitişik harem bölümünde oturmaktadır (Fotoğraf 33). Kervan sahibi, hancı zannettiği Fazlı Efendi’ye on beş gün süre ile “Hancı bize şunu getir, hancı bize bunu getir, hancı bize şu yemeği yap!” diye emirler yağdırır. Fazlı Efendi hiç bozuntuya vermeden bu emirlerin hepsini yerine getirir. On beş gün sonra havalar düzelip, karlar eriyip yolar açıldığında kervan sahibi tüccar Fazlı Efendi’ye “Hancı biz artık yola çıkacağız. Bize çok güzel hizmet ettin. Teşekkür ederiz. Borcumuzu söyler misin?” diye sorduğunda Fazlı Efendi, “Efendim burası han değil benim evimdir. Sizler de misafirlerimsiniz. Yediniz, içtiniz, helal hoş olsun. Bir kusurum oldu ise affınızı dilerim. Borcunuz yoktur. Allah yolunuzu açık etsin” der ve bütün ısrarlara rağmen herhangi bir ücret almayı kabul etmez. Tüccar ve kervandakiler şaşırırlar ve çok mahcup olurlar. En kıymetli halılarından Fazlı Efendi’ye hediye etmek isterler. Fazlı Efendi kabul etmeye yanaşmasa da kervanbaşı kendisine, “Biz bugünden itibaren dost olduk. Bu dostluğumuzun hatırasına bu hediyelerimizi lütfen kabul buyurursanız bizi memnun edersiniz” der. Fazlı Efendi takdim edilen hediyeleri alır, kendisi de bu dostluğun anısına kervanbaşı tüccara hediyelerde bulunur. O gün oluşan bu dostluk ilerleyen yıllarda devam etmiş ve aynı tüccar Urfa’dan her geçişinde Fazlı Efendi’yi ziyaret etmiştir.

1960’lı yıllarda Türkiye’nin hacı adayları, Habur sınır kapısından geçmeden önce Urfa’ya uğrar, kutsal makamları ziyaret eder ve bir gece Urfa’da kalırdı. Bu sırada Urfalılar akın akın hacı adaylarının otobüslerinin park edildiği yerlere gelir, herkes bulabildiği birkaç hacıyı evlerine götürüp o akşam misafir ederek yatırır, ertesi sabah yolculamak üzere tekrar otobüslerine getirirdi. Eve götürecek hacı bulamayan ve “Ben şimdi eve nasıl dönerim? Babam, niye misafir getirmedin diye bana kızar” diyerek üzülen arkadaşlarıma rastladığımı hatırlarım (Fotoğraf 34).

Bir turizm şehri olan Şanlıurfa’da günümüzde de otel ve lokanta sayısının yakın zamana kadar yetersiz oluşunun nedenlerini yukarıda anlatmaya çalıştığım olaylarda aramak gerekir.

Fotoğraf 33
Urfalıların misafire verdikleri değer yıllar önce yaşanmış aşağıdaki hikâye ile dilden dile gelerek günümüze ulaşmıştır.

Hikâye şöyledir: “kan davalı” olan biri, dostunun evine gece misafirliğine gider. Hoş sohbetten sonra ev sahibi sokak karanlık olduğu için elinde “fanus”la misafirini sokağın başına kadar getirir. Bu sırada pusu kurmuş olan arkadaşının davalısı misafire ateş eder. Ancak kurşunlar ev sahibine isabet eder ve ev sahibi ağır yaralanır. Ateş eden kaçar. Yaralı ev sahibi elindeki fanusu bırakmayarak, “Yaralandığıma yanmıyorum. Elimdeki fanus söndü ve misafirim karanlıkta kaldı” diyerek misafirine verdiği değerin canından kıymetli olduğunu vurgular.

Misafir odalarımız evlerimizin başodasıydı. Bu odalar “fırdolayı” “yer döşşegi” ve “sap yastıklar”la döşeli idi. Sap yastıkların üzerinde, annelerimizin genç kız iken çeyiz olarak işlediği kaneviçe süslemeli bembeyaz yastık örtüleri vardı. Yerde, tüm odayı kaplayan bir adet “orta halı” bulunurdu. Yerde oturamayanlar için bir de “kerevit” düşünülmüştü. Misafir odasının duvarlarının bazı kısımları süslemeli ağaç kaplamalı, kapı ve “taka” kepenkleri zengin ahşap süslemeli idi. Oymalı kemerciklerden yapılmış, “gözgöz” tabir edilen ahşap raflarda dekor olarak, fincan, çini çanak türünde cam ve porselen eşyalar sergilenirdi. Camlı dolaplardaki bir çift “karpuzlu lamba” çok kıymetli olduğundan aydınlatma için değil, dekor amaçlı olarak kullanılırdı. “Camhana”da, çerçevesi ceviz oymalı, taçlı “boy aynası” yer alırdı (Fotoğraf 24).

Fotoğraf 34
Misafire Karşı “Yüz Ağartmak” Gerekirdi…

“Hayat”lar, Yiyeceklerin Yardımlaşılarak Hazırlandığı Mekânlardı…

Misafir’e karşı “yüzünüzü ağ etmek” gerekirdi. Onun için kış gelmeden misafire ikram edilecek yiyeceklerin hazırlanmasına başlanırdı. Kavun, karpuz çekirdekleri, “menegüç”, “kendir tohumu” ve buğdayın tuzlanarak kavrulduğu “kavurga” çerezi şişelere doldurulur, “zerzembe”nin raflarına dizilirdi.

Fotoğraf 35
Fotoğraf 36
Kış gecelerinin vazgeçilmez tatlısı “Şire”nin hazırlanması ise başlı başına bir şölen havasında geçerdi. Güz ayında çıkan şirelik “azezi üzüm”ü “taylık”lar dolusu “hayat”a yığılır, gece yarılarına kadar “curun”da ezilerek suyu çıkarılırdı. Üzüm suyu sabah erkenden “hayat”ın ortasına kurulan “şire kazanı”nında “çekçek”, “bastık”, “kesme” ve “sucuk” çeşitlerinin kıvamına göre kaynatılarak “bulamaç” haline getirilirdi. Yeteneklerine göre komşulardan kimi “bastık bulamacı” ile “bastık yayar”, kimi “sucuk batırır” kimi “çekçek ve bastık bulamacı”nı sinilere, tepsilere yayar, kimi de bunları dama taşırdı (Fotoğraf 35-36).

Ayrıca konu komşuya, eş dost ve akrabalara yemeleri için “sahan sahan” bulamaç gönderilirdi. En makbul “bulamaç”, “kesme bulamacı” idi.

Kuruyan şire çeşitleri, evde yapılan “nişe” (nişasta) ile “nişelenir”di. “Nişe” ile ayrıca, “nişe helvası”, “palıza” gibi tatlılar da yapılırdı.

Hazırlanan “şire” çeşitleri “şire sandığı”na, bunların yanında yenecek olan 1000-2000 adet ceviz “ceviz sandığı”na konur, “zerzembe”de muhafaza edilen bu sandıkların kilitleri de analarımızın boynunda asılı olurdu. “Şire” ve cevizler hem ev halkına hem de misafire yetecek miktarda hazırlanırdı. Ancak yine de annelerimiz, “ne olur, ne olmaz, misafire yetmezse üzümüz kara olur” düşüncesiyle bu yiyecekleri bizlere idareli kullandırırdı. Şire, kara veya balma kuru üzümle takviye edilirdi. Cevizler şimdiki gibi kilo ile değil “tene” ile satılırdı.

“Boranı küftesi”, “tiritli küfte”, “yuvalak”, “aya küftesi”, “basma küftesi”, “içli küfte”, “lıklıkı küfte”, “yahudı küftesi” gibi emek isteyen ve zaman alan bulgur ağırlıklı yemekler ile “kara bekmez” ve “gün bekmezi” de aynı şekilde yardımlaşarak yapılırdı. Neşe içinde hazırlanan bu yiyeceklerin neşe içinde yenileceğine inanılırdı.

“Burgul” ağırlıklı yemeklerin çok sayıda olması, “çig küfte”, “yımırtalı küfte”, “frenkli küfte”, “mecmekli küfte”,“yağlı küfte”,“eşkili kıyma”’nın da bulgurla yapılmış olması, bulguru önemli bir gıda maddesi haline getiriyordu. Bundan dolayı “külfetli” evlerde 150-200 kilo “küftelik” ve “aşlık” bulgura ihtiyaç duyulurdu. Oldukça meşakkatli bir iş olan“burgul kaynatma” birkaç kazanda imece usulü ile yapılırdı. Evdeki her çocuk bir bulgur kazanını seçer, kimin kazanı daha çabuk “kaynara çıkarsa” o kazanmış olurdu. Kazanlarda kaynatılarak pişirilen buğdaya sıcak halde iken “hedik” denir ve yemeleri için komşulara “sahan sahan” gönderilirdi. Yeni diş çıkarmış çocuklar için ayrıca “diş hediği” yapılır ve komşulara gönderilirdi.

Fotoğraf 37
Hedik damlara serilip kurutulduktan sonra makinelerde çekilerek bulgur haline getirilirdi. “Burgul çekme” zamanı sokaklarda, sırtında “mengene” denilen bulgur çekme makineleri ile bulgur çekenler dolaşırdı. (Fotoğraf 37). “Şububup Abe (Mengeneci Abe)” (Abdurrahman Halepmollası) Urfa’nın en tanınmış bulgur çekenlerdendi. Pekmez ekmek yemeyi çok seven ve bu nedenle “şububup” lakabı ile tanınan bu yaşlı amca, çekeceği bulgurun ücret pazarlığını yaparken “bekmez ekmek” yemeyi de ücrete dahil ederdi. Bulgur çeken ekibin içerisinde “tepirci” denilen eleyiciler de vardı.

Antika meraklısı olan “Şububup Abe Emmi”, Hüseyniye Çarşısı’nda kiraladığı bir dükkâna mezatta gezen antika eşyaları satın alması için bir adam oturtmuş, gerek kendisinin gerekse bu adamının satın aldığı antika bakır kaplar, havanlar, mangallar, sürahiler ve daha yüzlerce etnografik eserden meydana gelen değerli bir koleksiyon oluşturmuştu. Bu değerli insanın bir ömür boyu biriktirdiği ve bir müzeyi doldurabilecek sayıdaki kıymetli eserler, kendisinin vefatından sonra 1978-1979 yıllarında mirasçıları tarafından paylaşıldı, bazıları da satılarak dağıtıldı. “Abe Emmi’nin oğlu Mehmet (merhum) ilkokuldan beri arkadaşımdı. Bu eserler dağıtılmadan önce beni bir gün Yorgancı Sokağı’ndaki evlerine götürmüş ve eserlerin bazılarının değeri hakkında fikirlerimi almıştı. O sırada ben kendisine, “Bu eserleri dağıtıp elinizden çıkarmayın. Senin maddi durumun iyi, paraya ihtiyacın yok. Bunları “Abdurrahman Halepmollası Etnografya Müzesi” adı altında bu güzel evde sergileyerek hem rahmetli babanızın adını yaşatmış hem de insanlara sunmuş olursunuz.” dedim. Ancak eserler varisler tarafından paylaşılmış oldu.

MADARLAR

Damda kurutulan bulgurluk buğdayın bir kısmı “lebeni aşı”nda (yoğurt çorbası) ve “aşır aşı”nda (aşure) kullanılack “döğme” haline getirilmesi için tavlanmak ve kabuğundan (kepek) ayrılmak üzere evlerden sokağa iş yeri olarak açılmış “madar”lara gönderilirdi. Madarın ortasında taştan örülmüş, yuvarlak, yüksek, içi çukur bir tekne, bunun ortasındaki mile bağlı dik dönen büyük bir değirmen taşı bulunurdu. Bu değirmen taşı uzun bir ağaçla beygire bağlanır, yuvarlak tekne etrafında dönen gözleri bağlı beygir değirmen taşını buğdayın üzerinde çevirir, buğday arada bir su serpilip karıştırılarak tavlanır ve böylece kabuğundan ayrılırdı. Kabuğundan ayrılan buğday eve getirilir ve kurutulmak üzere tekrar dama serilirdi. Madar kelimesi Arapça dönmek anlamına gelen Medar’dan geldiği için Urfa’da dönüp duran insanlar için “Madar beygiri gibi dönüyor” deyimi kullanılmıştır.

Fotoğraf 38 (DesenÇalışması: Abdurahman Birden)
Harran Kapı’daki Hokka Meydanı Madarı, Musalla Madarı, Bey Kapısı’ndaki Gavur Reşo Madarı, Bedendibi’ndeki Şükrü Bereket Madarı, Sultan Hamamı yakınındaki Zahterlerin Madarı Urfa sokaklarında sayıları yirmibeşe varan madarların başlıcaları idi.

Her evin “hayat”ında kara daş”tan yapılmış “mecmek degirmeni” bulunur, kışlık “mecmek” komşu kadınlar arasında yardımlaşılarak bu el değirmeninde çekilirdi (Fotoğraf 38).

“Şe’re kesme” günlerinde tüm komşular bir araya gelir, o evin bir yıl boyu yenecek “şe’re”si kesilirdi. Kesilen “şe’re”ler kurutulduktan sonra “şe’re kavuran” kadınlar tarafından silindirik bir kazanın içerisinde, ateşin üzerinde çevrilmek suretiyle kavrulurdu. Kavurma esnasında “şe’re” içerisine yağ katılırdı. Sokaklarda gezen seyyar kavurucular olduğu gibi kendi evlerinde ücret karşılığında kavuranlar da vardı.

“YERİK YERİYENLER”, “EŞKİLİ BASAMAYANLAR” VE HASTALAR DA DÜŞÜNÜLÜRDÜ

Kavun, karpuz ve nar gibi meyveler “zerzembe”nin duvarlarını çevreleyen raflara dizilir, kış aylarında misafirlere ikram edilirdi. Kışın bulunmayan bu meyveler ayrıca “yerik yeriyen” hamile kadınlara, içi çeken hastalara gönderilirdi.

Konu komşuya dağıtmak amacıyla küpler dolusu Urfa’ya özgü bir çeşit turşu olan “eşkili basılırdı”. Bazı aileler eskili bastıkları sene başlarına gelen bir felaketi eşkiliye yorumladıklarından “bize gelmiyor” diyerek ömür boyu “eşkili basmazdı”. Bundan dolayı “eşkili” basamayanlar mahrum kalmasın, hayır olsun diye her mahallede küpler dolusu “eşkili” basan evler vardı ve tüm mahalle bu evleri bilirdi. Annemizin elimize tutuşturduğu “yoğurt sıtılı”nı hiç tanımadığımız bu evlere kış boyu birkaç kez götürür, doldururduk. Bazı evlerde ise “eşkili” yapmada kullanılan sirke, küpler dolusu yapılarak dağıtılırdı.

“Bize gelmiyor” batıl inancı, sadece “eşkili” için değildi. Mesela, saksı ile çiçek yetiştirmenin, “angut” beslemenin bazı evlere uğursuzluk getirdiğine inanılırdı. Her nasıl olmuşsa eve gelen bir musibetin ya da aile içerisindeki bir “ağız datsızlığı”nın nedeni, yetiştirilen çiçeğe ve “kuş takası”nda beslenen “angut”a yorumlandığından bunların o eve sokulmamasına karar verilirdi. Boş inançlarımızdan biri de “kara karka” idi. İncir ağacımıza konarak “gak gak” öten kargayı annemiz hayra yormaz, o gün “kara haber” alacağımıza inanırdı.

BAHAR GELİNCE KIR GEZMELERİNE GİDİLİRDİ

Komşu kadınları arasındaki dayanışma, çarşamba ve cumartesi günleri kır gezmelerinde de görülürdü. Bahar geldiğinde çocukların kiminin sırtında kilim, kiminin kolunda sepet, kiminin elinde çaydanlık berrak ve gürül gürül akan “Karakoyun Deresi”ne piknik yapmaya gidilirdi. “Bamya Suyu”, “Baboyun Dağı”, “Şehitlik” “Ayıb Pehember” (Eyüp Peygamber), Şirtik Dağı” (Beykapısı Abamor Un Fafrikası civarı) şehre yakın diğer piknik yerleri idi.

SIRA GEZMELERİ

Babamızın sohbetle geçen “sıra geceleri”ni büyük bir heyecan ve sabırsızlıkla beklerdik. “Sıra” bizde olduğu akşam, evimizde tatlı bir heyecan başlar, annem komşuların da yardımı ile ikram edilecek yemekleri hazırlardı. Bizler sofraya oturmaz hizmet ederdik. Sıra geceleri edep erkân öğrendiğimiz okul gibiydi.

Lise yıllarından itibaren bizler de arkadaşlarımızla “sıra gezme”lerine başlamıştık. Bizim sıra gecelerimiz müzikli idi. O yıllarda yeni çıkmış olan teyplere kayıt yapmak moda olduğu için sıra gecelerimizde icra ettiğimiz müziği teybe kaydetmekten büyük zevk alırdık. İşi o kadar ciddiye alırdık ki, okunacak şarkı ve türküleri kâğıtlara yazarak arkadaşlara dağıtır, hep birlikte bu kâğıtlara bakarak şaşırmadan şarkı ve türküleri okurduk. Lisede iken bu şekilde doldurduğumuz bir teybi ünlü sanatçılarımızdan Hafız Mahmut Akagün’e dinletmiş, onun “Bu bant Urfa işi değil, radyoda doldurulmuşa benziyor” demesi üzerine hayli gururlanmıştık. Bu arkadaşlarımızla ve kültür-sanat meraklısı başka arkadaşlarımızla uzun yıllar sıra gezmelerimizde sohbetlerde bulunduk

DAĞ YATILARI

1950’li yıllarda bahar ayları geldiğinde her esnaf grubu, şehrin güney batısındaki dağlık alanda yer alan Kanlı Mağara, Merkefe, Dede’yin Sarnıcı, Ağaçlı Mağara ve Ehber gibi mağaralara yatıya giderdi.

Urfa folklorunun kaynak kişilerinden gazelhan merhum Tenekeci Mahmut Güzelgöz bana anlatmıştı. Müzisyen arkadaşlarıyla dağa yatıya gitmişler. Bir aydan fazla bir süre şehre inmemişler. O zamanlar radyo gibi haber alma araçları da yokmuş. Şehre indiklerinde 27 Mayıs askeri darbesinin yapıldığını öğrenmişler.

Her esnaf kendi meslektaşlarıyla dağ yatılarına giderdi. Babam Kunduracı arkadaşları ile uzun süreli dağ yatılarına gitmezdi. Arkadaşlarıyla cumartesi akşamı dağa çıkar, akşam dağdaki mağarada yatar, pazar günü akşama doğru dağdan inerdik. Kiminin omzunda kilimler, kiminin omzunda battaniyeler, yastıklar, sepetlerde yiyecekler olmak üzere dağın yolu yaya olarak tutulurdu. Kırkmağara Deresi’ne adını veren yüzlerce kaya mezarı mağaranın önünden geçerek batıya doğru Kanlı Mağara’ya ulaşırdık. O bölgede, Mance Deresi, Kalkan Deresi’nde ve bunların tepelerinde yüzlerce kaya mezarı mağara bulunmaktaydı.

Babamızın arkadaşları arasında müzik meşk eden olmadığı için dağ yatılarımız genellikle sohbet ve oyunla geçerdi. Ama komşu mağaralarda müzik meşk eden gruplar vardı. Gecenin karanlığını bu grupların hoyrat sesleri yırtar, karşı yamaçtan bir başka ses bu hoyratlara cevap verir ve diğer mağaralarda kalanların da karıştığı karşılıklı bu hoyrat atışmaları saatlerce sürerdi. Babamızın 8-10 arkadaşının yer aldığı bu dağ yatılarına herkes çocuklarını da getirir, çocuklar olarak özgür bir ortamda oyuna doyardık. Pazar günü sabahı erken kalkılır, grupta yemek mahareti olanlar erkenden mercimek çorbasını “asar”dı. Yemekçi bu grup, yaprak sarması ve peynirli helva hazırlığına başlar, bunlar da öğlen yemeğine yetiştirilirdi. Bazen kuşbaşı, domatesli, sade ve patlıcanlı kebap türleri yemek çeşidimiz olurdu.

İkindi namazından sonra babalarımızın rehberliğinde çevre mağaraları gezer ve tanımaya çalışırdık. Akşam yaklaştığında herkes yükünü omuzlar ve aynı patika yoldan evlerimize dönerdik.

Dede’nin Sarnıcı’nın Urfa’nın Kadiri Halifelerinden Dede Osman Avni hazretlerinin müritleri tarafından yapıldığı, Dede Osman’ın buradaki mağarada müritleriyle zikir yaptığı, anlatılırdı. Bir dağ yatımızda babam bizlere buradaki mağaraları gezdirirken Kanlı Mağara’ya götürmüş, mağaranın dibine kadar ilerleyerek bize buranın hikâyesini aşağıdaki şekilde anlatmıştı:

KANLI MAĞARA’NIN HİKÂYESİ

Bir sıra gecesinde gençler otururken içlerinde “En yiğidimiz kim?” diye bir tartışma başlar. Herkes benim diyerek ileri atılır. İçlerinden biri, “Arkadaşlar bu böyle demekle olmaz. Denemek lazım” der. “Ben daha yiğidim diyen arkadaşımız gece yarısı Dede’nin Sarnıcı karşısındaki büyük mağaraya gidecek ve bu kazığı mağaranın en sonuna çakacak, bizler de sabah gidip kontrol edeceğiz. Şayet kazık çakılmışsa en yiğidimiz o arkadaşımız olacak” önerisinde bulunur. Bu öneri herkes tarafından kabul edilir. İçlerinden biri bunu ben yaparım der. Kazığı alarak gece yarısı yola çıkar, Mağaraya varır. Mağaranın sonuna kadar gider. Çömelerek kazığı yere çakar. Ancak kalkmak istediğinde kalkamaz. Korkar ve kendisini cinlerin yakaladığını zanneder. Olduğu yerde çırpınır, başını mağaranın duvarına vurur. Eli yüzü kan içinde kalır. Kanlı ellerini mağaranın duvarlarına vurarak orada vefat eder. Sabah olduğunda arkadaşları merak edip mağaraya geldiklerinde, arkadaşlarının kazığı “Zıbın”ına çaktığını; bundan dolayı kalkamadığından korkusundan çırpınarak can verdiğini anlarlar. Mağaranın sonundaki güney duvarında kaya üzerinde o şahsın kanlı peş parmak el izini babam bize göstermişti.

Bazı meslek grupları sürekli olarak aynı mağaraya gelirler ve o mağaranın o meslek grubuna ait olduğu bilinir ve o mağara başkaları tarafından işgal edilmezdi. Bir nevi mesire yeri olan, yatıya gidilen, bazılarının içerisinde Karlıkların yer aldığı bu mağaraların önemli bir kısmı 1990’dan sonra besiciler tarafından işgal edilerek ahıra dönüştürülmüş, böylece Urfa kültüründe önemli bir yeri olan yatı geleneği, mağara geleneği, karlık örnekleri ortadan kaldırılmıştır.

KARLIKLAR

Buzdolabının ve buz fabrikalarının olmadığı yıllarda yaz aylarında soğuk su ihtiyacı evlerin kuyularından ve karlıklardan getirilen karla sağlanırdı. Karlıklar Şehrin güney ve güneybatısındaki dağlardaki taş ocağı mağaraların kaya tabanına oyulmuş, ağız çapı yaklaşık 6 m, taban çapı 4 m, derinliği 7-8 m olan huni biçiminde, taş merdivenle inilen çukurlardı. Kış aylarında yağan karlar şehirden gelenler tarafından toplanıp yuvarlanarak karlığa atılır, bir metre kar üzerine 20-25 cm saman serildikten sonda üzerinde davul zurna eşliğinde halay çekilerek bastırılır, bunun üzerine tekrar 1 m kar atılarak tekrar saman serilir ve üzerinde halay çekilerek bastırılırdı. Karlık ağzına kadar doluncaya kadar bu işlem devam ederdi. Karlık dolunca üzerine tekrar saman serilip hava almayacak şekilde kalın bezlerle kapatılır ve yaz ayının gelmesi beklenirdi. Yazın kalıplar halinde kesilen karlar şehre getirilip satılırdı. Samanlı olan bu karlarla soğutulan sular samanlı olurdu.

Fotoğraf 39
Fotoğraf 40
Kel Bedo’yun Karlığı, Molla Ömer Karlığı, Zahterlerin Karlığı, Dip Karlık onlarca karlıktan en ünlüleri idi. 1979 yılında fotoğrafları çektiğim Dip Karlık ve Molla Ömer Karlığı’nın fotoğraflarını paylaşıyorum. Molla Ömer Karlığı’ndaki Süryanice bir kitabeden burasının Kirkor adında bir şahıs tarafından işletildiği anlaşılmaktadır (Fotoğraf 39,40).

UZUN KIŞ GECELERİNDE GECE GEZMELERİ

Komşular ve akrabalar arasındaki sevgi bağı, uzun kış gecelerindeki misafirliklerle daha bir perçinlenirdi. Yakın akrabalar arasındaki gece gezmeleri kadınlı erkekli “maile”, komşular arasındaki gezmeler kadın kadına ve çocuklarla olurdu. “Kapı karşı” komşumuz Kaysılar’dan Osman Amca’nın hanımı “Hadice Dayze”nin “haket”lerini çok sevdiğimizden hep onlara gitmek isterdik. “Tandır Kürsüsü”nün üzerindeki geniş “Tandır Yorganı”nı dizimize kadar çekerek “kürsü”nün çevresinde sıralanır, “Çıra Kürsüsü” üzerindeki gaz lambasının titrek ışığı altında odanın “cüng”ünde bağdaş kurarak oturan “Hadice Dayze”nin “haket”lerini heyecanla dinlerdik. Bilmeceler sorar, “el el el üstte, el kemerin üstünde, kimin eli en üstte” oyununu oynardık. Bizleri uyku basmadan gecenin sonlarına doğru ikram edilen “Şire”yi ya da “Küncülü Akkıt”ı, daha sonra bastırsın diye mangal “ataş’ı” üzerinde “patpat elegi” ile yapılan “patpat”ı, “şorlak kavurga”yı yedikten sonra “zuvah”lar karanlık olduğu için “fanus” ışığı ile evlerimize dönerdik.

Fanus’tan önce aydınlanma için daha az ışığı olan “idare” veya “fener” kullanılırmış. Ancak biz bunlara yetişmedik. “Fanus” Urfa’ya geldiğinde gece sokaklarda kullanılmaya başlanmış, daha güçlü ışık yaydığından kadınların yüzleri daha bir iyi görünür olmuş. Bu nedenle halk arasında “Çıktı fanus, kalmadı ar namus” sözü söylenmiştir.

“MANGAL KAYMAK” USTALIK İSTER

Bazı evlerde odaya tandır kurulmaz, ısınma “kömür mangalı” ile sağlanırdı. “Mangal kaymak” başlı başına bir maharet isterdi. Bizim evde bu işin ustası ben idim. Kışın uykudan uyandığımda ilk işim “odun damı”ndan meşe kömürünü çıkarıp mangalda “kaymak” idi. “Kayma” işi körükle yapılırdı. Bir mangal kömür ateşi, öğlene kadar idare ederdi. Daha uzun süre idare etmesi için kömür ateşinin üzeri maşa yardımıyla kül ile kaplanır, külün altında kalan ateş uzun süre sönmeden kendini muhafaza ederdi. Daha sonra bu kül eşelenerek tekrar ateşten yararlanılırdı. Kömürü iyi “kaymak” gerekirdi. Zira iyi “kayılmamış” kömürden sıçrayan “çıngı”lar halıya, ya da kilime düştüğünde yangına sebep olabilirdi. Ayrıca iyi kayılmamış kömürden çıkan karbondioksit gazı bilhassa betonarme odalarda zehirlenmelere sebep olurdu. Odaların “kab” denilen tonoz örtüleri karbondioksiti emdiğinden bu odalarda zehirlenmeler olmazdı.

Mangaldan önce kömürün pişmiş topraktan yapılmış “tarıf” içinde “kayıldığını” büyüklerimizden duymuş, ancak görmemiştik. Düzenli elektrik yanmadığında aydınlanma gaz lambası ile olurdu. Gazın bulunmadığı zamanlarda “şirrik” denilen yağ kandilleri ile aydınlanma sağlanırmış. Ancak bunu da görmedik.

Kış aylarında sıcak odadan “hayat”a çıkıp tekrar döndüğümüzde mangalın etrafına üşüşür ellerimizi, ayaklarımızı ısıtırdık. Ayaklarımız “hılt” olmasın diye ıslak ıslak ısıtmamamız tembihlenirdi. Kışın çatlayan ellerimizin tek “dermen”i Attar Bazarı’ndan aldığımız “vezirin yağı” (vazelin) idi.

“HAYAT”LAR YAZ AYLARINDA NEFES ALINAN SERİN MEKÂNLARDI

Yaz günleri eve gelen misafirler “hayat”taki “kerevit” ve sandalyelerde, yer “döşek”lerinde ağırlanırdı. “Kan ter içinde” evimize ulaşan kadın misafirlerin hemen başlarındaki örtüler, üzerlerindeki mantolar alınırdı. Oturduklarında serinlemeleri için annemiz eline aldığı büyükçe bir havluyu misafirlerin yüzlerine doğru savurarak onları “yeller”, yorulduğunda bu işi ya biz çocuklar ya da misafirlerin içerisinde bulunan genç kızlar yapardı. O zamanlar ne klima ne de vantilatör vardı. “Hayat”ın “nehit”leri sulanarak ayrıca serinlik sağlanırdı.

Ayrıca her evde misafirlere dağıtılmak üzere buğday saplarının yan yana özenle birleştirilip renkli ipliklerle dekoratif biçimde dikildiği, çevresi ince bez pileli, ağaç saplı yelpazeler bulunurdu.

Misafire hemen kahve ikram edilirdi. Kavrulmuş kahve “kahve değirmeni” ile elde çekilir, bugün olduğu gibi cam kavanozlarda değil, ceviz ağacından yapılmış elips biçiminde, 15 cm genişliğinde, 7-8 cm yüksekliğinde, çevresi ve kapağı sarı renkli kabara “mıh”larla süslenmiş “kahve ölbesi”nde muhafaza edilirdi. “Kahve ölbesi”nin kavak ağacından yapılmış daha büyük olanında tuz muhafaza edilir ve buna da “duz ölbesi” denirdi.

Evlerimizin “hayat”ları çocuk bahçemiz ve yaz aylarında günün tamamını geçirdiğimiz mekânlardı. İlkbahar gelince babam hayatın bir köşesine “kerevit kurar” ve yemeklerimizi bunun üzerinde yerdik. Yemek kültürümüzde porselen tabak, çatal bıçak yoktu. Ancak bizim evde birer takım bulunurdu. İstanbul’dan, Ankara’dan bir misafir geldiğinde yemek servisi porselen tabaklarda, çatal bıçaklı olarak yapılırdı.

“Hayat”ımızda çiçeklik, incir ağacı bir de “arış”ımiz vardı. Bir kenarda “küllük”, “kuyu” ve “tel dolap”yer alırdı. Sofradan artan ekmek kırıntılarını çöpe atmak günah olduğu için çiçekliğe silkelerdik. Serçeler ve “kit” ler bu kırıntılarla beslenirlerdi. İncir ağacımız oldukça yüksekti ve “kara incir” verirdi. Biz çocuklar hepimiz birkaç kez bu ağaçtan düşmüştük. Bir defasında Nihat ağabeyim tehlikeli bir biçimde düşünce babam istemeyerek de olsa bu ağacı kesmek zorunda kalmıştı. “Arış”ımiz yediveren idi. “Teşt”ler dolusu topladığımız koruğu ezerek “koruk eşkisi” yapar, “su kabağı”, “bamya aşı”, “soğan aşı”, “bütün balcan” gibi ekşili, nohutlu yemekler için ve “bostana” için komşulara gönderirdik (Fotoğraf 41). Kuru nane serpilmiş koruk suyu içerisine “hıyar”ların küçücük doğrandığı “koruk salatası/sahtışor” ve “bostana” ile yenilen “burgul aşı” nın tadına doyamazdık. “Arış”ımizin “arzele”sinin direkleri 5-6 yılda çürüdüğünde babam yeni direkler alır, kendisinin de evde olduğu bir Pazar günü komşumuz Nacar Edip Usta’nın inşaat kalıpçısı oğlu Mahmut Usta’yı çağırarak “arzele”yi yenilerdik. (Fotoğraf 41)

Fotoğraf 41
Fotoğraf 42
“Hayat”ın bir kösesindeki büyük taş “curun”u “küllük” olarak kullanıyorduk. Su içerisine karıştırılan kül, su durulduktan ve dinlendikten sonra “küllü su” olarak çamaşır ve bulaşık yıkamada deterjan görevi görürdü. Ayrıca soda da en güçlü çamaşır deterjanı idi. “Şire” zamanı, “Firenksuyu” çıkarma zamanı ise “küllü su” boşaltılır ve “küllük”te üzüm, “Frenk” ezilirdi. Hayatlar yaz aylarında bulgur kaynatma, nişe yapma, şire yapma, isot temizleme gibi kışlık zahire hazırlanan mekânlardı (Fotoğraf 42).

“Nahit Hayatlar” yıkanırken daha dayanıklı olan “Bahça Sıpırgesi” ile süpürülürdü. Urfa bahçelerinde yetiştirilen süpürge bitkisinden yapılan bu süpürgeler bahçeciler tarafından satılırdı. Daha narin yapılı olan, her halde Halep’ten geldiği için “Halep Sıpırgesi” olarak adlandırılan süpürge ile odalardaki halı ve kilimler süpürülürdü (Fotoğraf 43).

Fotoğraf 43
KUYULAR AYNI ZAMANDA BUZDOLABI İDİ

1960’lı yılların başlarına kadar evlerimizde buzdolabı olmadığından yiyeceklerimiz “tel dolabı”nda muhafaza edilirdi. Ama esas muhafaza yeri kuyulardı. Etlerimiz, artan yemeklerimiz sepetlere konarak serin kuyulara sallanırdı. Ortasından bir duvarla bölünmüş kuyumuzun yarısı bizim tarafımızdan diğer yarısı “him komşumuz” Şıh Abdullah (İlhan) amcalar tarafından ortak kullanılıyordu.

Kuyular çocuklar için çok tehlikeli idi. Kuyuya düşme tehlikesi olduğundan annelerimiz yaklaşmamamız için bize “kuyuda şubat karısı vardır, sizi içine çeker” diyerek tembihte bulunur ve korkuturdu. Biz de, “bir dudağı yerde, bir dudağı gökte, memeleri karnından aşağıya sarkan, gıjjik saçlı” şekilde tahayyül ettiğimiz fantastik bu yaratıktan korkar, kuyulara yaklaşmazdık. Yine de kuyuya düşme vakalarına rastlanırdı. Bir keresinde Hacı Ahmet dayımın küçük oğlu Mustafa 4-5 yaşlarında iken komşu evin kuyusuna düşmüştü. Sokağa çıkıp “haho… hahoo… hahooo…” diye bağrışan kadınların sesini komşuları “Arap Reşo”nun (Reşit Polat) genç oğlu Halil duymuş, sokağa fırlayarak hiç tereddüt etmeden hemen kuyuya inmiş ve boğulmakta olan Mustafa’yı kurtarmıştı. Reşit Polat, Urfa Kurtuluş Savaşı’nda kahramanlıklar göstermiş, yiğit ve kabadayı biri idi. Çocukları da kendisine çekmişti.

İkinci kuyuya düşme olayı, ben Ortaokul’da iken arka sokağımızdaki “Daşçı” Mahmut (Açıkyol) amcalarda meydana gelmişti. Mahmut Amca’nın iki yaşlarındaki oğlu kuyuya düşmüş ancak kadınların “hahoo… hahoo…” seslerine mahalleden yetişen olmadığı için maalesef çocuk boğulmuştu. O sıralar, Mahmut amcanın en büyük oğlu Hayri ile can dostu iki arkadaştık.

Fotoğraf 44
Kuyulara bazen kediler düşer bazen de içinden fare ölüleri çıkardı. Bu nedenle “mırdar” olan kuyuyu temizlemek için düşen hayvanın cinsine göre ilmihal kitaplarının belirttiği miktarda “kokka” ile su çekilirdi. “Lastik Kokka’lar” kamyonların eskiyen lastiklerinden “Kokkacı Pazarı”ndaki “Kokkacı”lar tarafından yapılırdı. Ayrıca madeni kokkalar da olurdu. Halil Akkoç bu mesleğin son ustalarından idi (Fotoğraf 44).

Kuyu kendirinin ya da “zencir”inin kopması durumunda kuyuya düşen “kokka”ları ve bazı eşyayı çıkartmak için “kuyucu”lar vardı. Sokakta ellerindeki sekizli, onlu “Çangalı” olan aletleriyle “Kuyucu… kuyucu..” diye bağırarak gezen bu insanlar ya kuyuya inerler ya da sekiz on “çangal”lı aletlerini kuyuya sallayıp gezdirirler ve “çangal”a takılan bu eşyaları çekip çıkarırlardı. Tüm Urfa’nın tanıdığı en ünlü kuyucu “Kuyucu Ömer”di. Bu kişinin gözleri çok küçüktü. Gözü küçük olan çocuklar için “Gözleri Kuyucu Ümo’nun gözleri gibi” benzetmesi yapılırdı.

KÜP FELHANI

Yaz aylarında kuyuların buz gibi suyu, buzdolabı olmadığından pişmiş topraktan yapılmış küplere doldurulur ve gün boyu soğukluğunu aynı derecede muhafaza eden bu su “üsküre”lerle içilirdi. Kışın kullanılmayan küpler Mayıs ayı geldiğinde çıkarılır, su sızdırmasın diye iç yüzeyi kırmızı renkli, kumsuz, saf Harran toprağı “küp felhanı” ile sıvanırdı. Küpün içindeki suyun tadına nüfuz eden “felhan”ın kendine has tadı ve kokusu suya ayrı bir lezzet verirdi.

Mayıs ayı geldiğinde sokaklarda, sırtladığı bez torbadaki “felhan”ı “küp felhanı…küp felhanı…” diye bağırarak satan yoksul Arap satıcılar dolaşırdı.

Fotoğraf 45
“HAYATLAR” (AVLULAR) TÖREN MEKÂNLARIYDI

1950-1960’lı yıllara kadar Urfa’da düğün salonu olmadığı için, düğünler evlerin“hayat”larında yapılırdı. “Hayat”ı küçük olanlar, akrabalarının veya komşularının geniş hayatlı evlerinde düğünlerini yaparlardı. Düğünlerde “hayat”ın bir köşesine “güvegi” nin oturacağı “taht” kurulur, bu taht zeytin dallarına bağlanmış ve yanan renkli mumlarla süslenirdi. Davul zurna eşliğinde oynanan “dörtlü degenek” oyunu ve halaylara damlara dizilmiş kadınlar “zılgıt çalarak” eşlik ederdi (Fotoğraf 45).

1950’li, 1960’lı yıllarda kadınların kına eğlenceleri mahremiyet nedeniyle görme engelli Süryani vatandaşlarımız Cırce (Corc) ya da Bogos’un çalgıları eşliğinde yapılırdı. O yıllarda kadın düğünlerinin diğer bir çalgıcısı da belden aşağısı tutmayan “Mame (Mahmut)olarak tanınan kemancı idi. Mame parke döşeli yollardan, eşeğin ağır adımlarla yürüyerek çektiği kendi tasarladığı iki tekerlekli özel arabasıyla düğün evinin önüne kadar gelirdi. Evin önünde karşılanan Mame güçlü bir erkek tarafından kucaklanarak çalgı çalacağı yere taşınır ve oturtulurdu. Mame’nin düğünün seyrine göre o anda aklına gelen yedi heceli manileri türkü formunda okuyarak muhatabına mesaj veren bir yeteneği de vardı.

Fotoğraf 46 (Desen Çalışması: Abdurahman Birden)
Oyun oynamasını beceremeyen kadınlara;

Mavı toka takarsın

Çok canları yakarsın

Eliy koliyi oynat

Mal kimin ne bakarsın

Ay doğar kapı kimin

Yıldızlar kapı kimin

Ne karşımda durisan

Kazmanın sapı kimin

Herkesin durumuna göre;

Rehen ektim duvara

Kimsem yok ki suvara

Eskiden turp kimındi

Şimdi döndi hiyara

Uzunsan sırıh kimin

Eşkisen korıh kimin

Ne karşımda durisan

Yolunmuş tavuğ kimin

Manilerini söylerdi (Fotoğraf 46) (Ergin, 2010, s.19-20).

Düğün yemeği olan “Süpha” da, “hayat”lı evlerde verilirdi. “Süpha Yemeği” genellikle “kuzuiçi”, “üzlemeli pilav” ve “zerde”den oluşurdu.

Hali vakti yerinde olanlar senede bir gün evlerinin hayatında “tirit” verirlerdi. Tirit verilen evin kapısı sabahtan öğlene kadar açık tutulur, özel olarak davet edilen eş, dost, fakir fukara’ya “tirit” ikram edilirdi. Kapı açık olduğundan yoldan geçen herkes içeriye buyur edilerek Hazreti İbrahim’den geldiğine inanılan bu “hayır yemeği”nden yedirilirdi.

Sünnet törenleri de “hayat”larda yapılırdı. Sünnet töreninde “tirit” ya da sıcak süt ile pasta ikram edilirdi.

LEYLİCİ EVLERİ

Avluları büyük olan bazı ev sahipleri, Ramazan ve Kurban bayramlarında evlerinin avlusuna kadınlar için “leyli” denilen salıncaklar kurar; gelin ve nişanlı kızlar, damadın kadın yakınları tarafından buraya getirilip para karşılığında salıncaklara bindirilerek eğlenmeleri sağlanırdı. Bu evlere “leylici Evi” denirdi. (Fotoğraf 47).

Fotoğraf 47 (Resim: Abdurahman Birden)
“TANDIRLIK”LAR

Evlerin, “ekmek yapma”, “yimek bişirme”, “ges yıkama” işleri hep “tandırlık”ta yapılırdı. Babamız, “aşlık” almak için bizi çarşıya götürür, o gün pişecek yemeğe konacak malzemeleri “Mevlâhana Çarşısı”, “Mahacır Çarşısı” veya “Koyun Bazarı”ndaki günümüzde manav denilen; ancak o zamanlar bizim bakkal dediğimiz dükkânlardan satın alarak sepete koyar ve bizimle eve gönderirdi. Sepetin içindekiler görünmesin, fakirlerin içi çekmesin diye sepetler kapaklı idi. Pazar eşyaları için file nedir bilmezdik. İlk defa başka şehirlerden atanmış memurlar tarafından Urfa’ya getirilen file; içindeki yiyecekler görünüyor, ayıp oluyor diye Urfalılar tarafından kullanılmazdı.

Birçok evde, ana yemek akşamleyin yenmesine rağmen bizim evde öğlen yenirdi. Yemeklerde kullanılan etler çok yağlı, kuyruklu olurdu. Bugünün tam tersine kasaptan et alınırken “aman kuyruklu olsun” ricasında bulunulurdu.

Kış günlerinde sabah kahvaltımız bazen “mecmek şorbası” bazen “Bekmezli Nişe Helvası” bazen de “Bekmezli Un Bulamacı” idi. Rahmetli annelerimiz sabah ezanında uyanır, “tandırlık”ta “çirpi”leri kırarak ocakta “odun ataşı”nı yakar ve “şorba kazanı”nda “şorbayı asar”dı. Yemeği ocağa koyduğunda “Yemeği astım” derdi. “Asma” kelimesi eskiden ateşin üzerine konulan yemek kazanlarının ağaçtan yapılmış üçayaklı sehpaya asılmasından Urfa ağzına girmiş olmalıydı. “Mecmeğin bişkel” olması halinde “şorba”, bir bir buçuk saatte, uykudan uyanmamıza yakın yetişirdi. “Aş Legeni”ne konan “şorba” yer “sıfrası”nda etrafında toplanılarak kaşıklanırdı. Sonrasında babalarımız işe giderdi, bizler de okula giderdik.

Sadece çorba hazırlamak için annelerimizin her sabah tatlı uykularından yaptığı iki saat fedakârlık bile “Cennet anaların ayağı altındadır” hadisindeki mesajı anlamamıza yeter her halde.

Yemekler ocaklarda piştiği gibi “maltız” ve “kazocağı”nda da pişirilirdi. “Maltız”daki “kömür ataşı”nda “bişen” yemeklerin tadı daha bir lezzetli olurdu.

“KAZOCAĞI BAŞI AROPAAA…”

Çaylar ve bazı acil yemekler, “kaz ocağı”nda; kahveler, “ispirto ocağı”nda pişirilirdi. “Kazocağı”nı yakmak marifet isterdi. Pompalamanın süresini iyi ayarlamak gerekirdi. Fazla pompalandığı takdirde biriken gazyağı “alav topağı”na dönerek tehlikeli biçimde parlardı.

“Kazocağı” başındaki meme tıkanınca “Kazocağı İnnesi” ile açılırdı. O zamanın en modern mutfak aracı olan “kazocağı” gazyağı ile çalışırdı. Hem bu ocak hem de gaz lambalarımız için gerekli olan gaz yağı, elindeki gazyağı dolu tenekeyle mahalleleri gün boyu gezen ve “kaz yağı.. kaz yağııı..” diye bağıran Hasan amca tarafından satılırdı. “Kazocağı”nın başlığı Avrupa’dan gelir ve çarşılarda “İlan Mahe” lakaplı seyyar satıcı tarafından “Kazocağı başı Aropaaa…” diye bağırılarak satılırdı.

1960’lı yılların başlarında “tandırlık”larımız tüp gaz ocağı ile tanıştı. Babam 1963 yılı başlarında evimize ilk defa tüp gaz aldı. O yıl evimize misafir ettiğim okul arkadaşlarıma tandırlığımızdaki tüp gaz ocağını göstererek hava attığımı hoş bir anı olarak içimde saklıyorum.

EVLERDE EKMEK YAPIMI

“Tandırlıklar”, “ekmek yapma” ve “ges yıkama” günlerinde annemizin sabah ezanından akşam ezanına kadar gün boyu zamanını geçirdiği mekânlardı. “Çarşı Ekmeği” alanlar için “vah vah… her halde evde ekmek yapacak unları yok, Allah yardım etsin” denildiği için çarşı fırınından ekmek almak ayıp sayılırdı. Bu nedenle “ekmek günü”nde 20-30 gün yetecek kadar yufka ekmeği yapılırdı. Ekmek, ekmekçi kadınlar tarafından yapılırdı. Bizim ekmekçimiz, aslen Malatyalı olan ve Büyük Yol’da oturan “Zeynep Dayze” idi. Üç-dört gün önceden Zeynep Teyze’nin evine gider, “Zeynep dayze, annem deyi ki, isnayin günü bize ekmeğe gelsin.” derdik. Zeynep Teyze şayet belirtilen günde müsait ise “olur gelirim” derdi. 1950’li yıllarda Urfalı kadınlar haftanın günlerini pazartesi, salı, … olarak değil, “İsnayin, Telata, Erbea, Hamis, Cuma, Sep, Bazar” olarak anardı.

Kararlaştırılan günün sabah ezanında Zeynep Teyze yardımcısı ile birlikte evimize gelir, teştler dolusu hamur yoğrulur, “tezek” ya da “biyan” ile ocak yakılırdı. O yıllarda ve yarısından fazlası ekilemeyen Harran Ovası’nda bol miktarda bulunan “Biyan”, köylüler tarafından toplanarak develerle şehre getirilir ve Sultan Hamamı yanındaki meydanda satılırdı. Bu bitkinin kökünden ayrıca “biyan balı” denilen şifalı meyan şerbeti yapılırdı. Tezek de orada satılırdı.

Zeynep Teyze “ekmek tahtası”nda “ohlavı” ile yufka şeklinde açtığı hamuru oklavalara sarıp yardımcısının yanına sıralardı. Yardımcısı da bu yufkayı “tezek ataşı”nın “kızdırdığı” “ekmek sacı” üzerine açar, “ahtar ağacı” ile “ahtar dönder” ederek pişirir annemin önüne atardı. Annem de kurumaları amacıyla bir müddet açıkta serdiği bu yufkaları “Zerzembe”ye götürüp “ekmek sellesi”nin üzerinde üst üste istif ederdi. Kuruyan bu ekmekleri yemek için üzerine elimizle “su habbeleyerek” yumuşatırdık.

Ekmek günü, üzerine “sadeyağ” sürülmüş ve “Mısır Şekeri” serpilmiş sıcak “bazlamaç”ın tadına doyamazdık. Sıcak bazlamaçlar ayrıca “çarpım çarpım” komşulara da gönderilirdi. İşin sonuna doğru artan hamurlar erişte şeklinde kesilerek “hamurlu” aşı pişirilir, yuvarlak dilimler halinde kesilen “balcan”larla sac üzerinde “saca basma” yapılır ve “yağ tavası”nda “bişe” kızartılırdı. “Saca basma” yemeği, “behteniz” ile “dürmük” yapılarak yenirdi. “Bişe” ayrıca “aziz geceleri”nde de pişirilerek konu komşuya dağıtılırdı.

Akşama doğru iş bitince ekmekçilere, yevmiyeleri yanında bahşiş olarak ayrıca beşer onar adet ekmek verilirdi. Ne kadar fazla ekmek verirseniz ekmekçiniz size naz yapmaz, gelecek sefer çağırdığınızda bazı işlerini dahi iptal ederek size gelirdi. Bazı aileler, ekmeği ekmekçilere yaptırmayıp kendileri yapmaya kalkarlardı. Bu durumda hem yorulurlar hem de yaptıkları ekmekler İekmekçilerinki kadar güzel olmazdı. “İşini erbabına yaptır, ücretini biraz fazla ver.” anlamına gelen “Ekmeği ekmekçiye ver, beş ekmek fazla ver” sözü, bu nedenle söylenmiş ve atasözü haline gelmiştir.

Giysi yıkamanın Urfa ağzına kısaltılarak geçmiş olan “Ges” yıkamayı da aynı şekilde kadın işçiler yapardı. Beyazlatıcı deterjanlar olmadığı için beyaz renkli giysiler, “kaynar kazanı”ında sodalı ve küllü su karışımı ile kaynatılırdı. Avluda küllü suyun hazırlandığı “küllük” denilen büyük taş “curun” bulunurdu.

HAMAM BAŞLI BAŞINA BİR KÜLTÜRDÜ

Üst üste gelen ve insanı terleten ve kirleten ev işlerinden sonra “Çarşı Hamamı”na gidilirdi. Hamama gidilecek gün annem birimizi aile hamamımız olan “Eski Arasa Hamamı”na gönderir, “hamam bohçası”nı ve “hamam legeni”ni götürecek “Natır”ı çağırmamızı isterdi. Bazı ailelerin hamamda yıkanacakları “curun”lar belli idi. “Natır”ın bir görevi de sizin “curun”unuzu rezerve etmekti.

Başlı başına bir konu olan hamam kültürünü tüm detayları ile burada anlatmak sayfalar tutacağından ve konumuz dışında olduğundan birkaç cümle ile anlatmaya çalışacağım.

Erkek çocuklar en fazla 8-9 yaşlarına kadar anneleri tarafından kadınlar hamamına götürülürdü. Bu çocuklar on yaşından sonra babaları ile erkek hamamına giderlerdi. “Kayme Zılha Dayze” 10-12 yaşlarındaki çocuklarını hamama getiren annelere, “Gözi çığmıya, bir dahaki sefere babasını da getir bayrı” deyip bu çocukları hemen hamamdan kovardı. Doğumdan sonra “kırkı çıkan” kadınlar “doğdu hamamı”na götürülürdü. Ayrıca yeni gelinlerin götürüldüğü hamama“gelin hamamı”, damadın arkadaşları evliliğin ilk gecesinin sabah ezanında damadı evden alarak hamama götürür, buna da “güvegi hamamı” denirdi.

“Doğdu Hamamı ve Gelin Hamamı”nda çiğköfteler yapılır, mevsimine göre meyveler ikram edilirdi. Ayrıca tuzsuz leblebilerin toz şeker ile birlikte dövülerek un haline getirildiği bir yiyecek hamamdakilere dağıtılırdı. Bazı anneler evlilik çağına gelmiş erkek çocuklarına “kız bakmak” için hamama giderdi.

“Çarşı Hamamı”na 15-20 günde bir gidilirdi. Diğer zamanlar evdeki “tandırlık”ta ya da “gedemeç”te yıkanılırdı. Ancak bazı büyük evlerde, kubbeli birkaç “kurna”lı ve külhanlı hamamlar vardı.

“ZERZEMBE”LER

“Zahire Damı” da denilen “zerzembe”ler yarım bodrum şeklinde yer altında olduğundan oldukça serin mekânlardı. Yağ, “pendir” ve “bekmez” gibi sıvı gıdaların dolu olduğu yeşil sırlı küpler, değirmene öğütülmeye gidecek olan içi buğday dolu“unnuk çuvalı”, buğday dolu “buğda sandıkları”, şeker, pirinç, “burgul” gibi kuru gıdaların dolu olduğu kapaklı tenekeler “zerzembe”de muhafaza edilirdi. “Unnuk çuvalı”ndaki buğday “unnukçu”lar tarafından katırla değirmene götürülürdü. Karakoyun Deresi üzerinde ve Balıklıgöl suyunun bahçelere doğru aktığı güzergahta “su değirmenleri” vardı. Elektrikle çalışan değirmenlere “ataş degirmeni” denirdi. “Su değirmeni”ninde çekilen un soğuk; “ataş degirmeni”nde çekilen ise sıcak olurdu. Sıcak unu ayrıca serip soğutmak gerektiğinden “su değirmenleri” tercih edilirdi.

Gıdaları “Zerzembe”deki kaplarından alırken “bereket düşmesi” için mutlaka “Bismillah” dememiz istenirdi. Rahmetli annem, “bereket düşen” bazı evlerde yağ tenekelerinin kabararak taştığını, taşan bu yağın taslarla diğer kaplara aktarıldığını söyler ve “ağbatı başımıza” derdi.

EVLERİN BEKÇİLERİ YILANLAR

Serin olan ve duvarlarında “delik deşik” bulunan “odun damı” ve “zerzembe”lerde yılan, akrep türü haşerelere rastlanılırdı. Bizim evde de birkaç kez bu haşerelere rastlamıştık. Bir seferinde ben lisede iken “zerzembe”mizden insan puflamasını andırır sesler geliyormuş. Nihat abim ve kardeşim Fuat ellerine birer “degenek” alarak “zerzembe”ye inmişler. “Burgul Kazanı”nın altında, “kâhkelenmiş” vaziyette, 1,5-2 metre boyunda bir yılan görmüşler. Başını kaldırmış, ağzını açarak dilini çıkarmış ve puflayarak saldırı hazırlığı yapan bu canavardan çok korkup kendilerini “can havliyle” dışarıya atarak kurtulmuşlar. O yılanı bir daha görmedik.

Annem yılanların evlerin bekçisi ve bereketi olduğunu söyler, “siz onlara tohanmadıkça onlar size tohanmaz” derdi. Üniversitede Sanat Tarihi bölümünde okurken yılan motifinin eski Türklerde bereket ve yeraltının bekçisi olduğunu, Yunan mitolojisinde şifayı sembolize ettiğini öğrendiğimde annemin bu hayvan hakkında söyledikleri aklıma gelmişti. Yılanlar,“yer altında yağlı kayış?” sorusu ile bilmecelerimize de girmişti.

1960’lı yıllarda sokakların “hampara” duvarların deliklerinde yaşayan ve gece çıkan akrepler, ellerinde “fanus” taşıyan akrep avcısı çocuklar tarafından maşa ile yakalanıp cam kavanozlara konur, ertesi gün Sağlık Müdürlüğü’ne götürülerek tanesi 1 liradan satılırdı. Ben de evimizde yakaladığım bir iki akrebi buraya götürerek sattığımı hatırlıyorum.

Yaz aylarında damlarda yerde yatmayıp “taht”ta yatmanın bir nedeni de yılan, akrep gibi haşerelerden korunmaktı. Süleyman Peygamber’in tahtların ayak başlarını mühürlediğine, bu nedenle yılan ve akrep gibi haşerelerin “taht”lara çıkamayacağına inanılırdı. Gerçekten de “taht”larda yılan ve akreplere hiç rastlanılmazdı.

Bu haşerelerden korunmanın bir yönü de “afsunlanmak” idi. “Rufai Şıhları”na okutulan şerbetler büyükler ve çocuklara içilir, böylece yılan ve akrep sokmalarına karşı “afsunlu”, “şerbetli” olunurdu. Annem ve bizler de küçükken Rufai halifesi “Yusuf Halfe”nin okuduğu “afsunlu şerbet”ten ailece içmiştik.

ÇOCUKLARIN TEHLİKELERDEN KORUNMASI

Yarım bodrum şeklindeki karanlık ve serin “zerzembe”lerde yılan ve akrep yuvaları olurdu. Bunlardan zarar görmeyelim diye annelerimiz çocuklarına, “sakın zerzembeye enme, orada Hümbül var, seni yer” derdi. Biz çocuklar da “Hümbül” adındaki bu fantastik yaratığa tahayyülümüzde farklı şekiller verir, zerzembeye girmekten korkardık.

İki üç yaşındaki çocuklar için sokaklar da tehlikeli idi. Bir köşeyi döndüklerinde kaybolabilirler, yoldan geçen bir “eşek hambalı”nın “sakkın… sakkın…” şeklindeki uyarı bağrışını anlamadıklarından “Şam Eşeği”nin altında ezilebilirlerdi. 1950’li yıllarda sokakların tek ulaşım vasıtaları atlar ve eşekler olduğundan çocukların şimdinin trafik kazasının benzeri at ve eşekler tarafından ezilme olaylarına sıkça rastlanılırdı. Bunun için anneler küçük çocuklarına, “sakın zuvağa çıhma, seni eşek ezer, karaçılar kaçırır” diyerek korkuturdu. “Karaçı”, sokakları gezerek bakır kapları kalaylayan, sarı ya da beyaz madenle diş kaplayan çingenelere denirdi. Bu insanların kökeninin Pakistan’ın Karaçi kenti olduğundan bu isimle anıldıkları sonraları öğrenmiştim.

Fotoğraf 48
SOKAKLARIMIZ

Sokaklarımız mahalle çocuklarıyla arkadaşlık kurduğumuz, “birdirbir”, “çındırpır”, “kozakırık”, “çelik çubuk”, “arpa çarpa”, “gülle”, “üllük” gibi oyunlar oynadığımız mekânlardı (Fotoğraf 48). Şimdilerde olduğu gibi plastik toplar olmadığından evlerimizdeki artık bezlerle diktiğimiz çapıt toplarla futbol oynardık. Sokağın iki başı kalemiz olurdu. Yazımızın konusu olmadığından çocuk oyunlarının tümünü burada anlatmadan, ancak bunlardan bir ikisi üzerinde durup bilgi vermeye çalışacağım.

“Kerip” çocuklarının misket; bizlerin “gülle” dediğimiz oyun, toprak “tetirbe”lerde oynanırdı. 13-14 yaşlarındaki büyük çocuklar “gülle” oynarken “yüz para” dediğimiz delikli 2,5 5, 10, 25, 50 kuruş, 16-17 yaşlarındaki çocuklar 1 lira gibi bozuk paraları “peste” olarak dikerlerdi. Bu bir nevi kumardı. Çünkü “utulan” “peste”ler geri verilmezdi. Parası olmayan çocuklar “peste” olarak pantolon, palto veya manto “pul”unu (düğme) kullanırlardı. Kutular dolusu düğme koleksiyonumuz olurdu. Büyük ve güzel bir palto düğmesi; bir, iki, üç, bazen de dört pantolon düğmesi yerine geçerdi. Düğmesi olmayan daha küçük çocuklar ise “peste” olarak yere “kanne” denilen kırık cam parçalarını dikerdi. Gülle oyununun bir çeşidi de “üllük”tü. “Tetirbe”nin toprak zeminine “zımzırıh” iriliğinde oyulan ve “üllük” denilen çukura sıra ile gülleler düşürülmeye çalışılır, “üllük”e ilk gülleyi düşüren birinci olurdu. Gülle oynanırken oynayış sırasını belirten birinciyim, ikinciyim, üçüncüyüm anlamında; “elboşam”, “kırretem”, “yazıcıyam” denirdi. Mermer ya da çakmaktaşı gibi sert taşlardan yapılan gülleler, çarşıda satıldığı gibi çocuklar tarafından da yapılırdı. Elimize geçirdiğimiz mermerimsi, renkli damarlı sert bir taşı, çekiç ya da başka bir sert bir taş yardımı ile kırarak iki, iki buçuk santimetre çapında kaba “gülle” haline getirir, daha sonra buna “kumlu kâğıt” sürerek “kaymak gibi” düzgün hale getirirdik. Düzgün hale gelen bu güllelere yağlanıp parlasın diye ceviz içi sürer bazen de “sade yağ” içerisine daldırır birkaç gün bekletirdik. Böylece mermerin açığa çıkan damarları gülleye güzel bir şekil verir, çok daha makbul olan bu güllelere “damarlı gülle” ya da “kurşaklı gülle” denirdi. Mahallede en güzel gülleyi Hediye Teyze’nin oğlu Aydın San arkadaşımız yapardı ve çok güzel bir gülle koleksiyonu vardı. Rengarenk “kurşaklı gülleler” çocuklar arasında satılırdı. Mermer “gülle” yapmayı beceremeyen çocuklar, yumuşak olduğundan dolayı yapılması kolay olan “havara daşı”ndan gülle yapardı. Ancak bu “gülle”nin bir değeri olmazdı.

“Kerip” çocuklarının “Misket” dediği, “Attar Bazarı”nda satılan ve camdan yapılmış olan renkli “cincık gülle”lerle 4-5 yaşındaki çocuklar oynardı.

ÇOCUKLARIN YAĞMUR DUASI ÇÖMÇE GELİN ALAYI

Kış aylarının yağışsız geçtiği zamanlarda çocuklar tarafından bir nevi yağmur duası ritüeli olan “Çömçe Gelin” alayı düzenlenirdi. Haç biçiminde çakılmış iki ağaç çubuğa gelin elbisesi giydirilen korkuluk iki çocuk tarafından taşınır, arkasında mahallenin diğer çocukları kortej oluşturarak:

“Çömçe Gelin Nar İster,

Koç Koyun Kurban ister,

Balıklara yem ister,

Ver Allah’ım ver,

Bu yağmurdan bir sel” tekerlemesini hep bir ağızdan söyleyip kapı kapı dolaşırlardı. Kapıya gelen çocuklara kadınlar şeker verir, bir tas suyu bereket olsun diye Çömçe Gelin’in üzerine dökerlerdi.

TENKE VE AHŞAP ÇOCUK OYUNCAKLARI

1970’ten evvel Türkiye’de oyuncak sanayi bugünkü gibi gelişmiş olmadığından çocuk oyuncakları “Nacar Bazarı”ndaki “Nacar”lar (Fotoğraf 49) ve “Tenkeci Bazarı”ndaki “Tenkeci”ler tarafından yapılırdı. “hışhış”, “deleme” (topaç), su fışkırmaya yarayan “tulumba” (enjektör benzeri), buharlı oyuncak gemiler, fülüt, “fırlatmalı fırfır”, “üflemeli fırfır” tenekecilerin yaptığı oyuncaklardandı. “Hışhış” tenekeden yapılmış içinde nohut bulunan kürenin sapından sallanarak ses çıkaran, emekleme çağındaki çocukları oyalayan bir oyuncaktı. Ağaç “deleme”lerden farklı olan teneke “deleme”ler sarılı ipin hareket ettirilmesiyle dönerlerdi. “Tulumba” enjektör benzeri, su fışkırtan, “Fırfır” sipiral sarılmış kalınca iki tele geçirilmiş pervanenin telin aşağısından yukarıya doru ittirilerek dışarı fırlatılmasına yarayan bir oyuncaktı. Pervaneyi en yükseğe fırlatanlar birinci olurdu. Bunun değişik bir şekilde üflemeli olanları da vardı. “Tenkeci”ler tarafından yapılan oyuncaklardan bir diğeri de içinde nohut bulunan ve “üfürdükçe” dönen düdüklerdi.

“Nacar Bazarı”ndan aldığımız oyuncakların başında “zıkkı” ve “deleme”ler gelirdi. İki, üç cm çapında, 20 cm. uzunluğunda, Melesir Ağacı’nın kaval şeklindeki kalın çubuğunun içinin boydan boya silindirik biçimde oyulmasıyla yapılmış oyuncağa “zıkkı” denirdi. Ağzımızda iyice ıslattığımız kendir topağını bir çubuk yardımı ile karnımıza dayayarak “zıkkı”nın başından içeriye dürter, ince çubuğu zıkkının alt deliğinden içeriye sokup yine karnımıza dayayarak topağı hızla üst deliğe doğru ittirip dışarıya fırlamasını sağlardık. Topak dışarıya fırlarken hafif patlamayı andırır bir ses çıkarırdı. Bu ses ne kadar güçlü olursa “zıkkı”yı o kadar iyi kullanmış sayılırdınız.

“Kerip” çocuklarının “topaç” dediği “deleme”ler; ceviz, dut, dişbudak ve kavak cinsi ağaçlardan yapılırdı. Delemenin en makbulü ceviz ağacından olanı; en değersizi ve ucuzu ise kavak ağacından yapılandı. Ceviz ağacından yapılmış delemelerimize parlasın diye ceviz içi ve yağ sürerdik. “Deleme çalmak” ustalık gerektirirdi. Delemenin ucundaki “mıh” ve “çalmaya” (çevirmeye) yarayan “deleme ipi” çok önemli idi. “Tetirbe”lerin toprak zeminlerinde çevirdiğimiz delemelerin olduğu yerde hızlı dönmesine “oğundurmak” derdik. “oğunma” delemenin kaliteli olduğunu hem de “çalan” kişinin usta olduğunu gösterirdi. Yerde “oğunan” delemeyi ip yardımı ile kaldırıp avuç içine almak ve bu hareketi birkaç kez tekrarlamaya “pas kaldırma” denirdi. Deleme avuç içinde dönerken ipten aşağıya sarkıtıp tekrar avuç içine almaya “ahıtma” denirdi. Ne kadar çok “ahıtma” yaparsanız o kadar usta sayılırdınız. Delemeyi ileri atıp havada iken avuç içine çekmeye “atıp çekme” denirdi ve bu da ahıtma gibi maharet isterdi. Yere “çakıldığında” olduğu yerde “oğunmayan”, zıplayarak gezinen delemelere, “tırtır deleme” denir ve bu delemeler makbul sayılmazdı.

Ebe seçilen biri delemesini yere yatırır, diğer oyuncular delemelerini yatan delemenin üzerine nişanlayarak delemelerinin “mıh”ını saplamaya çalışırlardı. Buna “hurp oynama” denirdi. İyi nişan almış iseniz ve delemenizin mıhı da sivri ise ebenin delemesini ortasından yarmanız, çatlatmanız mümkün olurdu. Bunu başaranlar, övünürler; ceviz delemesi yarılan, zedelenen ebeler de üzülürlerdi. Yürümeye başlayan çocuklar için yürümeyi kolaylaştıran ve “hırhır” denilen yürüteçler de “Nacar Bazarı”nda yapılırdı (Fotoğraf 50).

Fotoğraf 49
Fotoğraf 50
Tehlikeli bir oyun olan ve oyundan ziyade bir savaş havası içerisinde geçen kafa, göz yarılmasına neden olan “sapan harbi”, genellikle açık alana sahip Harran Kapı, Bey Kapısı, Eyyübiye ve Kamberiye “Mahle”lerinin çocukları arasında oynanırdı. Her nedense bu “mahle”lerin çocukları daha savaşçı, kabadayı ve kavgacı olurdu.

SOKAKLARDA SATICILARIN SESİ YANKILANIRDI

“Küp felhanı”, “kazyağı” satan satıcılardan yukarıda bahsetmiştik. Sokak satıcıları bunlarla sınırlı değildi. Evinde kaynattığı “darı”ları başında taşıdığı “küfte legeni”nde sokak sokak gezdirip satan “Darıcı Miçe”yi Urfa’da tanımayan çocuk yok gibiydi. Şalvar giyen, “hayatlı” evlerdeki düğünlerde oynayan, yirmi-yirmibeş yaşlarındaki Mustafa adlı bu genç, konuşma tavrı kızları andırdığından ve düğünlerde “avrat oyunu” oynadığından dolayı “Kız Mıçe” lakabı ile de anılırdı.

Sokağa gelen “akkıtçı”nın çöpe dolayarak verdiği “akkıt”ı yalayarak evlerinin yolunu tutan çocukların duyduğu keyfi, günümüzde macun şekeri olarak satılan bu tatlıyı yalayan çocuklar da yaşıyordur her halde.

1970’ten önce sokaklarımızın diğer bir renkli siması ve çocukların sevgilisi, “çarpana” denilen eski ayakkabıları satın alan “Çarpanacı Bakko (Cin Bakko)” idi. “Eski ayakkabı aliyam, eski postal aliyam, eski çarpana aliyam” diyerek “çin”indeki çuvalla sokakları dolaşan 30-40 yaşlarında, Bakır adındaki cüceye yakın bu insan, kullanılmayan; ancak çok da eski olmayan ayakkabıları satın alırdı. Daha sonra “Eskici Bazarı”na götürdüğü bu ayakkabıları oradaki “eskici”lere devreder, eskiciler de elden geçirerek tamir ettikleri bu ayakkabıları yoksullara satardı. Rahmetli annem anlatırdı. Kendisi baba evinde iken “Beg Kapısı”nın “şenigi” imiş ve o zamanlar 8-10 yaşlarında olan “Çarpanacı Bakır” komşularıymış. Küçük Bakır 2-3 yaşında iken annesi ikinci bir çocuk doğurmuş. “Doğdu”ya gelen kadınlar, beşikte yatan çocuğun yüzünü açıp “maşallah, maşallah” dediklerinde çocuk, “Ne bahisiz, heç uşah görmediyiz mi?” deyince kadınlar korkarak “VIş, vış, yengi doğmuş uşah konışi” diyerek korkmuşlar. Meğerse üç yaşında olan; ancak yeni doğmuş bir çocuk görünümündeki Bakır, kardeşinin beşiğinde yatıyormuş. Çocukken bu meseleyi sık sık anneme bir hikâye gibi anlattırır, gülerdik.

1960 yılı başlarında“Antepli Vakkas” amca, her ikindi vakti geldiğinde “Bidik Meydanı”nındaki evinde yaptığı “tulumba datlısı”nı sokağımızdan geçirerek, “Su Meydanı”na, oradan da çarşıya çıkarır, “arı balı…arı balı” diye bağırarak satardı. İlk defa tulumba tatlısı ile tanışan Urfalılar, Vakkas Amca’nın bu tatlısına çok rağbet ederdi. Günümüzde Ramazan aylarında onlarca dükkânda üretilerek “iftariye” olarak satılan bu tatlıyı Urfa’da ilk imal eden “Antepli Vakkas” ustaydı. “Antepli Vakkas” usta Gazianteplinin seri üretime yatkın zekâsının Urfa’ya yansımış bir örneği olması açısından da ilginç bir tip idi.

“Kambur Felek” de evinde imal ettiği, “Naneli Şeker” adını verdiği renkli, yassı, yuvarlak şekerlerini tepsiye dizer sokaklarda satardı. Kendine has bir tadı ve kokusu olan, ağzınıza aldığınızda eriyiveren ve içindeki naneden dolayı ağzınıza ferahlık veren, keskin nanenin rayihası burnunuzdan çıkan bu güzel şeker çeşidi “Kambur Felek”in ölümü ile kaybolup gitti.

Sokakların renkli simalarından biri de tahta kapıları, pencere kanatlarını ve evdeki diğer ahşap eşyaları onaran seyyar marangoz idi. Bir torbaya doldurduğu aletlerini sırtına alan bu usta, “Nacaar lazım nacaaar…” (marangoz lazım mı?) diye bağırarak Urfa’nın tüm sokaklarını dolaşırdı.

“Kenger Sakızı” satıcıları “Halep İpliği”ne iğne ile dizdikleri kenger sakızlarını satarlardı. Kenger otunun içindeki süt ile yapılan ve sert olan bu sakız toplandığı tarladan dolayı topraklı olurdu.

“Çerçi” denilen bazı satıcılar, çeşitli küçük ev eşyalarını para karşılığında sattıkları gibi bulgur karşılığında da takas ederlerdi. Bu nedenle “paradan, burguldan satiyam” diye bağırarak gezerlerdi. Mesela; sattıkları herhangi bir eşyanın karşılığını değerine göre, bir, beş ya da on tas bulgur olarak alırlardı. Yani binlerce yıl önce para icat edilmemiş iken insanların mübadele ile yaptığı alışveriş geleneği sürdürülürdü.

Ekmek yapma, “ges” yıkama ve yemek pişirmelerden sonra, ocaklarda biriken odun ve tezek külünü, ahırlardaki hayvan “zibil”ini toplayan “kül zibilci”ler vardı. “Kül zibil…kül zibil…” diye bağırarak sokakları dolaşan ve bahçecilikle uğraşan bu insanlar, herhangi bir ücret ödemeden topladıkları kül ve “zibil”i atlarının “sırga”sına doldurur, bahçelerine götürüp gübre olarak toprağa serperlerdi. Bey Kapısı’ndan başlayıp Harran Kapısı’nın doğusundaki Bahçelerin içinden geçerek Kazene Köyü’ne doğru uzanan alandaki çok sayıda taşınmazın tapu kayıtlarının mevki sütununda “Arz-ı Sevad” (Karazemin) yazmasının nedeni bu siyah renkli küllü toprak olmalıdır (URL1). Günümüzde bu bölgeden Urfa pazarlarına gelen yeşil soğan ve marul gibi yiyeceklerin kökünde görülen siyah renkli çamurun nedeni de bu topraktır.

Ekmek ununun elenmesinden çıkan kepekler, sırtında çuvalı ile gün boyu “kepegiyiz vaarmıııııı?…” diyerek sokakları dolaşan “kepekçi”ler tarafından toplanırdı. Toplanan kepekler sütçü evlerindeki ineklere yem olarak verilirdi.

Fotoğraf 51 (Resim: M.Nihat Kürkçüoğlu)
Sokaklarımızda rastlanılan renkli sahnelerden biri de “Aspap Götürme Alayı” idi. Damadın elbiseleri büyük bir siniye konulur, bu siniyi çoğu kez mahallemizin “şeniği” olan “Topal Halil” başında taşırdı. Ön sıralarda damadın arkadaşları müzisyenler eşliğinde şarkı ve türküler söyleyerek daha arkalarda genç kızlar ve kadınlar “zılgıt çalarak” “güvegi aspabını” “dügün evi”ne götürürlerdi. Köşe başlarına gelindiğinde “aspap alayı” durur, kemancı “bir hoyrat tutar” ve sesi güzel olanlardan biri “hoyrat okur”, bu sırada alkışlar, nâralar, zılgıtlar birbirine karışırdı. Küçük çocuklar “çeppik” eşliğinde “Bahçalarda pirpirim, dalları dilim dilim” ya da “Oyanı saçak bu yanı saçak” dizeleriyle başlayan maniler söyleyerek damada, damat adaylarına ve kız anasına göndermeler yapardı (Fotoğraf 51).

“Aspap Alayı” düğün evi avlusuna girdiğinde damlara sıralanmış kadınların zılgıtları birbirine karışır, avuç avuç havaya serpilen şeker ve bozuk paraları kapmak için çocuklar adeta yarışırdı.

ZENGİNLE FAKİR YAŞAMI ARASINDA FAZLA BİR FARK YOKTU

1970’ten önceki yıllarda otomobil, buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, fırınlı ocak, klima, televizyon, cep telefonu ve daha birçok tüketim aracı olmadığı için paraya fazla önem verilmezdi. Hem elektrikler uzun süre kesildiğinden hem de elektrikli aletler olmadığından elektrik faturaları bugünkü gibi kabarık gelmezdi.

Zenginlerin evinde halı; orta hallilerin evinde kilim; fakirlerinkinde hasır serili olurdu.

Fazla parası olan bağ bahçe alırdı. Köyle uğraşan ağalar Şener Şen’in tiplemesini yaptığı “Zügürt Ağa” konumundaydı. Ovalarda sulu tarımın yapılmadığı için çiftçinin gözü yağmurda olur, o yıl yağmur yağmayınca “harmana” ödeme sözü veren ağalar borçlarını ödeyemez, bir sonraki harman zamanına umutlanarak bir yıl boyunca yeni borçlara girerlerdi. Babam ağaların ailelerine ayakkabılar diker, harman zamanı bunlar da para yerine evimize bir yıllık ihtiyacımız olan buğdayı gönderirlerdi. Biz de bu buğdayın bir kısmını bulgur yapar, bir kısmını yıl boyu değirmene göndererek un yapardık.

Köy sahiplerini adları “Ağa”ya çıktığından harman gelmezse bile ağalıklarından ödün vermezler, şatafatlı yaşamlarını borç alarak sürdürmeye çalışırlardı. Ağalara borç veren tefeciler vardı.

Lise İkinci sınıfta Felsefe öğretmenimiz Sabri Sorguç anlatmıştı: Suruç tarafında sofrası herkese açık bir ağanın o yıl harmanı gelmemiş. O yıl süresince ambardaki buğdaylarla idare edip misafirlerini ağırlamış. Ertesi yıl da gelmeyince misafirlere ikram edecek ekmeği kalmamış. “Ben misafirlerin yüzüne nasıl bakarım, onların önüne nasıl sofra açamam” diye üzülüp bir gece çoluk çocuğunu toplayıp bilinmeyen bir yere göç etmiş. Kim bilir belki de “Züğürt Ağa” filminde olduğu gibi büyük şehirlerin birinde sıkılarak, utanarak seyyar satıcılık yapmıştır. Urfalı köy ağalarının cömert olduğunu, köylüsüne baktığını, ağa ölürse köylünün sahipsiz kalacağını, bu nedenle ağanın yerine kulların ölmesini tercih edildiğini aşağıdaki Urfa hoyratı çok güzel anlatmaktadır:

“Ağa siz

Hizmetkâr biz ağa siz,

Ölürse kullar ölsün

Kul kalmasın ağasız”

III. DEĞERLENDİRME

Geleneksel hayatlı evlerimizde yaşam hiç de kolay değildi. Tandırlıkta pişen yemek kış aylarında karın, yağmurun altında, açık havadan geçilerek yemek yenilen odaya taşınırdı. Gece yarısı tuvalete kalkma ihtiyacı hissettiğinizde yine karda kışta, soğuk havada sıcacık yatağınızdan kalkarak açık havada avluya iner, tuvalete giderdiniz. Evin temizliği, hayatı yıkamak, silmek, süpürmek başlı başına zahmetli bir işti.

1949 yılında Urfalı bazı hali vakti yerinde olan aileler bir konut kooperatifi kurmuşlar ve beton-Urfa taşı karışımı tek katlı ve iki katlı evler yaptırarak bu semte “Yenişehir” adını vermişlerdi. Izgara planlı, düzgün yolları ve geniş bahçeleri olan bu evler Urfa’da ilk apartman örnekleri idi.

1960’lı yıllarda şimdiki Bahçelievler semtinin yerindeki Zeytinlik’te apartmanlaşma başladı. Bilhassa yaşlanmış ev kadınları haklı olarak hayatlı evlerin temizliğine güçlerinin yetmediğini, sağlıklarına iyi gelmediğini söylüyor ve bir an önce Bahçelievlere taşınmak istiyordu. Öyle de oldu ve geleneksel Urfa evlerinde yüzlerce yıldır yaşamlarını sürdüren yerli aileler birer birer apartmanlara taşındılar.

Eski Urfa Evleri’nde yaşayanlar dedelerinden devraldığı şehir kültürünü o evlerde yaşatmaya devam ediyordu. Ne var ki onlar bu evleri terk ederken tüm Anadolu’da olduğu gibi Urfa’da da köyden kente göçün başlamasıyla bu evlere “kırsal kültür”den gelen insanlar yerleşti. Köyün kendine özgü yaşam biçimi ile binlerce yıl yoğrulmuş bu insanlar kültürlerini de bu evlere taşıdılar. Böylece köy-kent karışımı bir yaşam biçimine sahne olan şehirde bambaşka bir kültür oluşmaya başladı. Saray gibi evlerde küçük ve büyükbaş hayvancılık bile yapılmaya başlandı, şehir kurallarından haberleri olmadığı için çöpler sokağa dökülür oldu.

Geleneksel Urfa Evleri’nde yüzlerce yıldır şehir kültürünü yaşatanlar da ilk defa tanıştıkları, kendine özgü yaşam biçimi ve kuralları olan apartman dairelerine uyum sağlayamadılar. Kırsaldan gelenler nasıl koyunlarını beraberlerinde eski evlerimize getirdi iseler bizler de “kara et daşı”mızı, “et tokmağı”mızı beraberimizde götürüp apartman dairelerinde çiğköftelik “kara et”i dövmeye, balkonlarda “sac ekmeği” yapmaya başladık. Yedinci katın balkon duvarını hortumla yıkayarak altımızdaki dairelerin camlarını kirlettik. Halılarımızı balkondan silkeleyerek alt kattaki komşunun çamaşırlarını toz içerisinde bıraktık. İlk defa tanıştığımız asansörleri kullanılmaz hale getirdiğimizden yedi katlı binalara tırmanma zorunda kaldık. Çocuklarımız apartman dairesini çocuk bahçesi sanıp hoplayıp zıplayarak alt kattakileri rahatsız ettiler.

Böylece Urfa’da hem köyden gelenler için, hem geleneksel evlerden çıkıp apartman dairelerine taşınan şehirliler için bir adaptasyon, bir bocalama sürecine girilmiş oldu. Günümüzde oldukça azalmasına rağmen devam etmekte olan bu sürecin bir süre daha devam edeceği kaçınılmaz görünüyor. Son yıllarda kırsal kesimden gelenlerin de apartman dairelerini tercih etmesiyle boşalan eski Urfa evleri Suriye’den gelen ve yine bu kültüre yabancı olan sığınmacılar tarafından kullanılmaya başlanmış bulunuyor.

İnsanlara sunmuş olduğu konfora rağmen apartman dairelerinde “Sıra Gecesi” yapmak eziyet haline geldi. Bu eziyeti içerisinde hisseden birçok Urfalı, şimdilerde sıra gecelerini kiraladıkları eski Urfa evlerinde yapıyorlar.

Bu evlerde yaşayan, günümüzde 60 yaş yukarısı insanların çoğu bu evlere ve bu evlerde yaşanan kültüre özlem duyuyor. Bu özlemin en tipik örneğini, İstanbul’da öğrenci iken 1972 yılında ziyaretine gittiğim 80 yaşlarındaki Cevdet Emiroğlu’ndan sohbetimiz sırasında dinlemiş ve çok duygulanmıştım. Cevdet Emiroğlu, Urfa Kurtuluşuna Yedek Subay olarak katılmış, Urfa’da Ortaokul Müdürlüğü yapmış, gençliğinde Urfa Halkevi’nde kültür sanat çalışmaları içerisinde bulunmuş, emekli olduktan sonra da çocuklarının eğitimi için Urfa’dan ayrılarak İstanbul’a yerleşmiş aydın bir Urfalı idi. Ben kendilerini ziyarete gittiğimde Urfa’dan ayrılalı 25-30 yıl olmuştu. Vefat etmiş olan o değerli insan o zaman Urfa’ya olan özlemini, “Urfa’nın her şeyini özlüyorum, ama en çok neyin hasretini çekiyorum biliyor musun? Evimizin kuş takası’ndaki bir çift “Yusup Tutan”ın sabah gün doğuşuna yakın, gukgukguuuu…. gukgukguuuu….. diye öterek bizi uykudan uyandırışını. Bu sesi ne kadar özlediğimi ve hasretini çektiğini tarif edemem” sözleri ile dile getirmişti. Ben de bugün bu sesi çok özlediğimi itiraf etmeliyim.

Bizim kuşaktan folklor araştırmacısı değerli dostum merhum M. Emin Ergin’i tayini çıktığı Antalya Kütüphane Müdürlüğü görevinde iken 1983 yılında ziyaret etmiştim. Henüz Urfa’dan ayrılalı bir iki yıl olan sevgili Emin Ergin de o zaman Urfa’ya olan özlemini, “Şimdi şöyle felhan kokulu bir üsküre küp suyunu kana kana içmek için neler vermezdim ki” sözleri ile dile getirmişti.

Apartman dairelerine taşınmanın moda olduğu yıllarda “doğup büyüdüğümüz evlerimizi terk etmeyiz” diye dedelerimiz babalarımız çok direndiler. Bazılarının direnci kırıldı ve “asri hapishane” dedikleri apartman dairelerine taşınmak zorunda kaldılar. Rahmetli “Kazancı Bedih” gibiler de “Bu evlerden ancak ölümüz çıkar” diyerek dirençlerinde başarılı oldular, doğup büyüdükleri “hayatlı” evlerde yaşamanın verdiği mutluluğu doya doya tadarak hayata veda ettiler.

Yukarıda da söylemiştim. Sevmek için, hasret duymak için yaşamak gerek. “Yusup Tutan”ın ötüşünü hayatında duymayan, “felhan” kokulu küp suyunu içmeyen biri bunlara nasıl hasret duysun ki? Eminim, evlerimizde yaşadığımız anılara duyulan özlemi, tadı, tüm şehirlerde bizim kuşağa kadar olan herkes duyuyor ve bu duyguları dile getiren şiirleri yüzlerce kişi kaleme alıyordur.

Bu öyle bir tat, öyle bir duygu ki anılarınızın uzun sürelere dayanması da gerekmiyor. İster uzun süre ister kısa sürede bu tadı almış olun, fark etmiyor ve içinizde yer etmeye yetiyor. Geleneksel kültürün tadını kısa süre alanlardan Urfalı yazar Mehmet Kurtoğlu “Hafızasını Kaybeden Şehir” (Kurtoğlu, 2000) kitabında yine genç yazarlardan Şahin Doğan “Ruhumun Masalı Şehr-i Urfa” (Doğan, 2015) kitabında geçmişe olan özlem duygularını dile getirmişler.

Beş yüz sene öncesinin Urfa kültürü, belki de benim yukarıda özlem duyarak anlattığım kültürden çok farklı değildi. Çünkü şehirleri çevreleyen surlar, insanları hem düşmanlardan hem de kültür istilasından koruyordu ve böylece yerel kültür kendini yaşatabiliyordu. Köylü köyünde oturup “köy kültürü”nü; şehirli şehrinde oturup “şehir kültürü”nü yaşıyordu ve her iki kültür birbirine karışmadan saflığını koruyordu.

Günümüzde kültürler o kadar birbirine karıştı ki, artık eski Urfa türküleri de bestelenmiyor. Nasıl bestelensin ki? Şair boşuna mı söylemiş “İnsan yaşadığı yere benzer” diye. Saray gibi evlerde büyüyen ya da bu evlerdeki kültürü içine sindiren Urfalılardan Nabi, Şevket gibi onlarca divan şairinin, Mukim Tahir, Tenekeci Mahmut, Kazancı Bedih, Mehmet Özbek, İbrahim Tatlıses gibi yüzlerce müzisyenin yetişmiş olmasından doğal ne olabilir ki? Şimdi ne o evler var, ne o evlerde yaşanan kültür. Bunun içindir ki, eski şairler çıkmıyor, eski türküler bestelenemiyor, şimdinin türküleri de apartman kültürüne benziyor (!).

Evin insan yaşamına, ruhuna ve kişiliğine olan önemini Peygamberimiz,“Evlerinizi geniş, ferah ve güzel yapın” hadisi ile ne güzel anlatmış. Her halde şair de “İnsan yaşadığı yere benzer” dizesini bu hadisten ilham almış olmalı.

Bence çağımızda en zor işlerden biri yerel kültürleri yaşatmaktır. Hatta biraz umutsuzca olacak; ama mümkün olmayan işlerinden biri yerel kültürleri yaşatmaktır. “Neden?” derseniz; çünkü televizyon, internet gibi modern haberleşme araçlarının yaşamımıza girdiği, seyahatlerin arttığı, turizmin canlandığı çağımızda dünya o kadar küçüldü ki, yabancı kültürlere karşı direnmek, onlardan etkilenmemek mümkün değil artık. Bırakınız şehirleri surlarla çevrelemeyi, tanklarla, toplarla da çevreleseniz cep telefonunuza, mail adresinize gelen mesajlardaki yabancı kültüre karşı kendinizi korumanız çok zor artık.

Bu noktada yapılması gereken en önemli şey, hiç olmazsa kaybolmakta olan her türlü kültür değerlerimizi yazarak ve görüntüleyerek belgelemek olmalı. Günden güne yıkılarak kaybolmakta olan geleneksel evlerimizi ve bu evlerde yaşadığımız geleneksel kültürü, konuştuğumuz dili, bu yazıda olduğu gibi 30-40 sayfa içerisinde anlatmaya kalktığınızda elbette çok eksiğiniz olacaktır. Şimdilerde çocuklarımızın apartmanlarda edindiği dar kültürle kıyaslanamayacak kadar zengin olan bu kültürü hiç olmazsa Fuat Kürkçüoğlu’nun yazdığı “Çapıt Top” (Kürkçüoğlu, 2018) ve “Urfa Uray Oteli” (Kürkçüoğlu, 2019) benzeri romanlarla yazarlarımızın kayıt altına alması gerekiyor.

Bu nedenle sosyologlarımıza, filmcilerimize, edebiyatçılarımıza çok iş düşüyor.

METİNDE GEÇEN TERİMLER VE DEYİMLER SÖZLÜĞÜ (SARAÇ, 2018, C.1-6)

Abe: Abdurrahman adının kısaltılmış şekli.

Ağız Datsızlığı: Aile içerisindeki huzursuzluk

Ağbatı Başımıza: Başımız ak bahtlı olsun anlamında.

Ahtar Ağacı: Yufka şeklinde açılmış hamuru kızgın sac üzerinde çevirmeye (ahtar-dönder) etmeye yarayan tahta alet.

Ahtar Dönder etmek: Evirip çevirmek

Ahıtma: Dönen topacın avuç içerisinden iple aşağıya sarkıtılıp tekrar avuç içerisine çekilmesi.

Akkıt(çı): Macun şekeri, macun şekeri satan.

Alav: Alev.

Alav Topağı: Alev yumağı.

Aliyam: Alıyorum.

Angut: Kırmızıya yakın kahverengi renkli güvercin türü.

Annep: Dışı kahverengi, zeytin tanesi boyutlarında, içinde yine zeytin çekirdeği gibi bir çekirdek olan, ekşi-tatlı arası bir meyvedir.

Arış: Asma.

Arpaçarpa (Kasa kasa va kassa): Bir çocuk oyunu.

Arzele: Asmanın dallarının oturduğu ahşap çardak.

Aspap: Elbise

Aş Legeni: Yemek konmaya yarayan büyükçe ve kenarları yüksek bakır kap.

Aşlık: Pişirilecek yemeğin tüm malzemesi.

Aşıraşı: Aşure

Ataş: Ateş

Ataş Degirmeni: Elektrikle çalışan un değirmeni.

Aya Küftesi: Dövülmüş et ile bulgurun yoğrulması ile hazırlanan köftenin, avuç ayası içerisinde yassı yuvarlak hale getirilerek kızartılması suretiyle yapılan yiyecek.

Azezi Üzümü: Güz aylarında yetişen, pekmez ve pestil türü tatlılar yapılan üzüm çeşidi.

Aziz Gecesi: Kutsal gece, kandil gecesi.

Bahça Sıpırgesi (Süpürgesi): Urfa Bahçelerinde yetiştirilen süpürge bitkisinden bahçeciler tarafından yapılarak satılan kaba süpürge.

Bereket Düşmesi: Yiyeceklerin ilahi bir kuvvetle çoğalması, bereketlenmesi.

Babasını da getir bayrı: “Bari babasını da getirseydin” anlamında.

Baboyun Dağı: Babanın Dağı. Halk tarafından sevildiği için “Babo (Baba)” lakabı ile anılan Vali Kadri Eroğan’ın 1959 yılında ağaçlandırdığı Tılfıdır Tepesi’nin halk arasındaki adı.

Bakbuğu: Erkek kuşun ötüşü.

Bakko (Çarpanacı Bakko): Bakır isminin kaba şekli. Çarpanacı Bakko: Eski Ayakkabıcı Bakır.

Balcan: Patlıcan.

Balma Üzüm: İri taneli, kuru kahverengi üzüm.

Bamya Aşı: Bamya yemeği.

Bamyasuyu: Bugünkü Büyükşehir Belediyesinin yerinde bulunan, pınarlı, sulak ve bahçeli mesire yerinin adı.

Basma Küftesi: Dövülmüş et ile bulgurun yoğrulması ile hazırlanmış köftenin, avuç içerisinde yuvarlak hale getirilip parmakla hafifçe basılarak kızartılması suretiyle yapılan ve yağlı-salçalı sıcak su içerisine katılarak yenen bir yemek türü.

Bastık: Üzüm pestili.

Bastık Bulamacı: Pestil Bulamacı.

Bastık Yayma: Pestil bulamacının bez üzerine ince bir şekilde yayılması işlemi.

Bazar: Pazar günü. Pazar Yeri anlamında da kullanılır.

Behteniz: Maydanoz.

Bekmez: Pekmez.

Birdirbir: Bir çocuk oyunu.

Bişe: Lahmacun şeklinde açılan mayalı hamurun yağda kızartılması ile yapılan yiyecek.

Bişkel: Nohut, mercimek ve kuru fasulye gibi yiyeceklerin çabuk pişenine verilen ad.

Bişirmek: Pişirmek.

Biyan: Kökü derinlerde, küçük yeşil yapraklı çalı tipi bir bitki. Kökünden meyan şerbeti yapılır.

Boranı Küftesi: Yapılması zahmetli olan bir Urfa Yemeği.

Bostana: İnce doğranmış yeşil soğan, taze yeşil biber (veya yoz biber), maydanoz ve küçük doğranmış domateslerin bol limonlu veya koruk ekşili su ile karıştırılmasından yapılan sulu salata.

Boy Aynası: Etrafı ceviz oyma çerçeveli, tepesi taçlı, büyük ayna.

Bulamaç: Üzüm suyunun un ya da nişasta katılarak kaynatılıp hafifçe katı hale gelmiş şekli.

Burgul: Bulgur

Burgul Kazanı: Bulgur kaynatılan kazan büyük bakır kazan.

Burgul Aşı: Bulgur Pilavı

Camhana: Urfa evinde oda içerisine duvara yapılmış, ayna, yatak, camlı eşya koymaya yarayan niş.

Cemel: Duvar.

Curun: Taş yalak.

Cüng: Oda köşesi.

Çardak: Urfa evinin ikinci katında yer alan mekânlar.

Çangal: Çengel

Çarpana: Eski ayakkabı.

Çarpım çarpım: Bir adet bazlama ya da yufka ekmeğin katlanmış hali.

Çeppik: Alkış (Çeppik çalma: Alkışlama)

Çekçek: Üzüm bulamacının tepsilere kalın biçimde yayılarak güneşte kurutulması ve kurutulduktan sonra küp şeklinde kesilmesiyle yapılan tatlı. Ayrıca küp şekline verilen ad. (Küp şekeri’ne çekçek şekeri dendiği gibi.)

Çekçek Bulamacı: Çekçek yapılan bulamaç.

Çellikçubuk: Bir çocuk oyunu.

Çındır: Çiğköftelik yağsız etten çıkan sinir.

Çındırpır: Bir çocuk oyunu.

Çıngı: Kıvılcım.

Çıra Kürsüsü: Üzerine gaz lambası ve kandil (çıra) konulan sehpa.

Çigküfte: Dövülerek siniri alınmış yağsız et, ince bulgur, pul biber (kuru isot), tuz, salça karışımının yoğurulduktan sonra ince doğranmış yeşil soğan ve maydanozla karıştırılmsı suretiyle yapılan yiyecek. Çiğköfte

Çirpi: İnce dal, çalı çırpı.

Çin: Omuz, çiğin.

Damarlı Gülle: Kuşaklı (damarlı) mermerden yapılmış misket.

Darıçı: Mısır satan kimse.

Darıçı Mıçe: Mısırcı Mustafa.

Datlı: Tatlı

Dayze: Teyze. (Dayı kelimesinden geliyor)

Delce-Delice: Şahin türü bir kuş, Kerkenez.

Deleme: Topaç.

Deleme çalma: Topaç çevirme.

Deleme Pendir: Topaç şeklinde Urfa peyniri. Baş Peynir de denir.

Dermen: İlaç.

Diş Hedigi: Yeni diş çıkarılmış çocuklar için yapılan kaynamış buğday yiyeceği, hedik.

Doğdu: Yeni doğmuş kadına yapılan ziyaret, doğduya gitmek.

Dögme: Aşure, lebeni gibi yiyeceklerin yapımında kullanılan, kaynamış ve dövülmüş buğday, yarma.

Döşek Minder

Durisan: Duruyorsun

Duz Ölbesi: Tuz muhafaza edilen ahşap kap.

Dügün Evi: Düğün yapılan ev.

Dürmük: Dürüm.

Erbea: Çarşamba

Ekmek Sacı: Yufka eğmeğinin pişirildiği sac.

Ekmek Sellesi: Üzerine yufka ekmek yığılan sele.

Ekmek Tahtası: Üzerinde oklava ile ekmek hamuru açılmaya yarayan ayaklı tahta.

Ekmek Yapma: Ekmek pişirme

Elboş: Misket oyununda oyuna ilk başlayan kişi.

Et Tokmağı: Çiğköftelik eti taş üzerinde dövmeye yarayan tahta tokmak.

Eşki: Ekşi

Eşkili: Sirke ve taze yeşil biberle yapılan bir çeşit turşu.

Eşkili Basmak: Turşu kurmak.

Eşkili Kıyma: Bulgur, salça, biber karıştırılıp çiğköfte gibi yoğrulduktan sonra sulandırılıp, limon ya da koruk ekşisi katılarak yenilen aperatif yiyecek.

Ev Ev İçinde: Ev sahibi ile kiracının odaları paylaşarak aynı hayatlı evde oturması durumu.

Evi Yıhıla: Evin yıkılsın anlamında beddua.

Evi Yapıla: Evin şen olsun, ev sahibi olasın anlamında dua.

Eyvan: Urfa evlerinde üzeri ve üç tarafı kapalı, ön tarafı kemer şeklinde açık mekân. Yazın güneş görmeyenlerine “yazlık eyvan”, kışın güneş görenlerine “kışlık eyvan” denir.

Fanıs: Gemici Feneri.

Faraçlık: Maddi sıkıntı çekenlerin ve hastaların sıkıntılarının giderilmesi için minarelerde müezzinler tarafından okunan dua.

Felhan: Kırmızı renkte, kumsuz toprak.

Fırdolayı: Çepeçevre.

Frenkli Küfte: Çiğ köftenin etsiz, ile yapılanı.

Frenk Suyu: Domates salçası.

Gedemeç: Odaların girişindeki pabuçluk.

Gelin Hamamı: Yeni gelinin düğün sonrası ilk götürüldüğü hamam. Akrabaların davet edildiği gelin hamamı bir şenlik havasında geçerdi.

Germeç: İki nokta arasına gerilmiş, çamaşır sermeye yarayan ip.

Germeç Ağacı: Çamaşır serilmiş germeci, çökmemesi için yukarıya kaldırmaya yarayan ucu çatallı ağaç direk.

Ges: Çamaşır. Giysi kelimesinden gelmektedir.

Ges Yıhama: Çamaşır yıkama.

Gıjjik Saçlı: Taranmamış, birbirine geçmiş, dağınık saçlı.

Gülle: Misket

Gün Bekmezi: Üzüm suyunun güneşte kurutulması ile yapılan pekmez.

Güvegi: Güveyi, damat.

Güvegi Hamamı: Güveyinin düğün sonrası arkadaşları tarafından götürüldüğü hamam. Bu hamam da gelin hamamı gibi eğlence içerisinde geçerdi.

Gözgöz: Misafir odasının duvarında bulunan, ahşap oyma kemercikleri ve rafları olan, içerisine çini-çanak, fincan gibi eşyalar konulan yer.

Gezenek: Urfa evinde ikinci kat odalarının önünde bulunan, avluya bakan, balkon şeklindeki yer.

Hadice Dayze: Hatice Teyze.

Halhal: Kadınların ayak bileğine taktığı boncuklu bilezik. Kuşların ayaklarına da takılır.

Haho…Hahoo..: İmdat, imdat anlamında çığlık.

Haket: Hikâye.

Halep İpliği: Dikiş ipliğinden biraz kalın, pamuk ipliği. İlk önceleri Halep’ten getirildiği için bu adla anılmıştır.

Halep Sıpırgesi (Halep Süpürgesi): Günümüzde de kullanılan, yelpaze biçimli, sapı kendisinden süpürge. İlk önceleri Halep’ten getirildiği için bu adla anılmıştır.

Hamam Bohçası: Hamama giderken temiz çamaşırların, dönerken kirli çamaşırların konulduğu bohça.

Hamam Legeni: Hamamın suları kesildiğinde, içerisine yedek su konulan bakır kap.

Hamis: Perşembe günü

Hampara: Kaba ve şekilsiz taş.

Hanay haraba ola: “Evin harap olsun” anlamında beddua.

Hanay ma’mur ola: “Evin ma’mur olsun”, şenlensin anlamında dua.

Haşhaş Kâhke: Gevrek bir simit türü.

Havara Daşı: Yumuşak, beyaz, kalker taşı.

Hayat: Urfa evinde avlu.

Hedik: Yeni kaynamış ve henüz sıcak olduğu için yenilebilen buğday.

Herdel: Çiğ köfte ile çiğ yenilebilen bir çeşit ot.

Hılt: Islak ayakların ateşte ısıtılmasından doğan bir çeşit cilt hastalığı.

Hırhır: Çocuk yürüteci.

Hızma: Kadınların burnuna takılan takı. Kuşların boynuna da takılır.

Him: Evin temeli.

Him Komşusu: Temelleri ve duvarı müşterek olan komşular.

Hoyrat: Urfa’da erkekler tarafından yüksek sesle okunan uzun hava.

Hoyrat Tutma: Hoyrat okuyana saz ile yol gösterme, açış yapma.

Hurp Oynama: Topaç çevirmede yerdeki topaca nişan alınarak oynanan oyun. Bu oyunda amaç, ebenin yerdeki topacını kendi topacınızın çivisi ile yaralamaktır.

Hümbül: Çocukları korkutmak için uydurulmuş fantastik bir yaratık.

İçli Küfte: İçli Köfte

İlan: Yılan

İlan Mahe: Yılan Mehmet

İnne (Kazocağı İnesi): İğne, Gazocağının başı tıkandığında açmaya yarayan iğne.

İsot: Biber

İsnayin: Pazartesi günü

İkmale Kalmak: Derslerden bütünlemeye kalmak.

İmtihan: Sınav

Kâhke: Simit

Kâhkelenmiş: Yılanın simit şeklinde yerde sarmalanmış hali.

Kahve Ölbesi: Çekilmiş kahve konmaya yarayan küçük tahta kutu.

Kan ter içinde kalmak: Çok yorulmuş ve terlemiş olmak.

Kanne: Kırık Cam parçası.

Kara Bekmez: Üzüm suyunun kaynatılması ile yapılan pekmez.

Karaçı: Çingene

Kara Daş: Siyah bazalt taş.

Kara Et Daşı: Üzerinde çiğköftelik et dövmeye yarayan düzgün yüzeyli, siyah renkli bazalt taş.

Karakoyun Deresi: Direkli yakınlarından doğarak şehir surlarının dışından geçen ve Bey Kapısı’ndan sonra Urfa’nın bahçelerini sulayan, bihassa kış aylarında kabaran dere. Günümüzde kurumuş vaziyettedir.

Kara Haber: Üzücü haber

Kara İncir: Siyah incir.

Kara Karka: Siyah karga.

Kerbigit: Fakir. Garip ve yiğit kelimelerinin birleşmesinden türemiştir.

Kerip: Garip, kimi kimsesi olmayan yabancı.

Keripçe: Urfa’da yabancıların konuştuğu İstanbul şivesi.

Karpuzlu Lamba: Mermer bir ayak üzerine oturan, şişesinin etrafı karpuz şeklinde içi boş renkli cam küre ile çevrili çeyizlik lamba.

Kavurga (Şorlak Kavurga): Kavun, karpuz çekirdeği, menengiç ve kendir tohumunun tuzlanarak kavrulmasından elde edilen kışlık çerez. (Şorlak Kavurga: Tuzlu Kavurga).

Kaymak gibi: Dümdüz, pürüzsüz.

Kayme: Kadınlar hamamında yıkayıcı, bayan tellak.

Kaynara çıkmak: Kazandaki suyun veya yemeğin kaynamaya başlaması.

Kaynar Kazanı: Beyaz çamaşırların kaynatıldığı kazan. Ges Kazanı da denir.

Kazyağı: Gaz yağı

Kenger Sakızı: Kenger bitkisinin çizilmesi ile akan sakızımsı sıvıdan oluşan sakız.

Kerevit: Ahşap sedir.

Kesme: Üzüm suyunun kaynatılarak bulamaç haline getirilmesinden sonra, içerisine pirinç ve birtakım baharatlar katılıp kalınca serildiği kaplarda kurutulması ile yapılan tatlı. Çok tatlı olduğundan, insanları kesmesi, yani içini bayıltması nedeni ile “kesme” adını almıştır.

Kesme Bulamacı: Kesme yapılan bulamaç.

Kibrit Çığ: Fırat kenarında yetişen kendir kamışlarının yan yana dik olarak bağlanması ile yapılan çit. Tahtların etrafını çevrelemede kullanılırdı.

Kırret: Misket oyununda en son oynayan oyuncu.

Kit: Yabani güvercin.

Körocak: Çocuğu olmayan.

Kokka: Kova.

Kokkacı: Kova yapan.

Kokkacı Bazarı: Kovacı pazarı. Pazar Camiinin kuzey avlu kapısının doğusunda idi.

Kozakırık: Taş ile oynanan bir çeşit çocuk oyunu.

Koruk Eşkisi: Koruk suyu.

Koyun Bazarı: Haşimiye Meydanı ile Türk Meydanı arasındaki çarşı.

Koruk Eşkili Kıyma: Çiğköftenin içerisine koruk suyu katılarak sulandırılmış şekli. Aperatif olarak yenilir.

Kozakırık: Taş ile oynanan bir tür çocuk oyunu.

Kumlu Kâğıt: Zımpara kâğıdı.

Kufa: İçersine hediyelik üzüm, incir konulan sepet.

Kuğu: Dişi kuşun ötüşü.

Kurna: Hamam curunu, yalak.

Kurşaklı Gülle: Üzerinde renkli kuşak bulunan mermerden yapılmış misket.

Kuru Ekmek: Kuru yufka ekmeği.

Kuş Takası: Kuş evi.

Kuyuçu Ümo: Kuyucu Ömer

Kuzuiçi: Pilav üzeri etli bir yemek.

Kuzu Kulağı: Baharda çıkan ve çiğ köfte çeşitleri ile çiğ yenilebilen, kuzu kulağına benzer bir ot.

Külfetli ev: Nüfusu kalabalık aile.

Küllük: İçerisinde küllü su bulunan taş yalak.

Kül-Zibil: Odun ve tezek külü ile hayvan gübresi.

Küncülü Akıt: Susam ile pekmezin kaynatılıp ceviz içi taneleri karıştırılarak tepsiye ince biçimde yayılıp kurutulması ile yapılan bir çeşit tatlı.

Küncülü Kâhke: Susamlı simit.

Kıblesinde: Güneyinde

Kızdırmak (Kızdırdığı): Isıtmak, (Isıttığı)

Loğ: Toprak damları düzlemeye ve sıkıştırmaya yarayan, bazalt taşından yapılmış silindir.

Loğdırcı: Dam loğlayan kişi.

Loğlamak: Loğun iki ucuna geçirilen tahta ile dam üzerinde gezdirilmesi.

Lıklıkı Küfte: İçersine kıyma et yerine, iç yağı konularak haşlanan bir nevi içli köfte. Sıcak iken sallandığında içerisindeki erimiş yağ “lık lık” diye ses verdiği için bu adı almıştır.

Mahle: Mahalle.

Mevlâhâna Çarşısı: Mevlevîhâne yanındaki çarşı.

Mahacır: Muhacir.

Mahacır Çarşısı: Narıncı Camii doğusunda, Narıncı camii ile Demirci Pazarı arasındaki çarşı. Muhacirlerin çarşısı.

Maskan: Urfa evinde, yatak odası içerisinde, yatak koymaya yarayan ikinci bir küçük oda.

Maltız: Üzerinde kömür ateşi ile yemek pişirilen madeni ocak, kuzine.

Melesir Ağacı: Hanımeligiller familyasına ait, 3 ila 10 metre arasında büyüyen çalı görünümlü ağaç.

Mangal Kaymak: Mangal ateşini yakmak.

Mecmek: Mercimek

Mecmek Şorbası: Mercimek Çorbası.

Mecmekli Küfte: Et yerine katı mercimek çorbası ile yoğrulmuş çiğköfte çeşidi.

Melesir: Güzel kokulu salkım çiçeği olan ağaç.

Menegüç: Menengiç.

Mengene: Bulgur çekme makinesi.

Mengeneci Abe: Bulgur çeken Abdurrahman.

Mıh: Kalın çivi.

Mırdar: Mundar, pis.

Mısır Şekeri: İnce toz şeker. İlk zamanlar Mısır’dan geldiği için bu adla anılmıştır.

Nahit: Düzgün kesilmiş avlu döşemesi taşı.

Natır: Hamam bohçasını hamama götürüp getiren hizmetçi kadın.

Nişe: Nişasta

Nişe Helvası: Nişasta helvası.

Ohlavı: Oklava

Oğundurmak: Topaç çevirmede topacın bir nokta üzerinde hızla dönmesi.

Orta Halı: Odanın ortasına serilen büyük halı.

Ölbe: İçersine tuz, kahve, yoğurt koymaya yarayan tahta kutu.

Ömo: Ömer adının kaba söylenişi.

Pagan: Gök cisimlerine tapan, putperest.

Palıza: Nişasta ile yapılan, şekerli su karıştırılarak kaşıkla içilen bir çeşit tatlı.

Patpat: Mısır patlağı.

Patpat Elegi: Mısır patlatmaya yarayan alet.

Pendir: Peynir.

Peste: Misket oyununda nişan alınmak üzere toprağa dikilen bozuk para, düğme veya cam kırığı.

Pirpirim: Semizotu.

Pir Nehit Hayatlı: Düzgün kesilmiş taşlarla döşenmiş avlu.

Pisik: Kedi.

Piyarbaşı: Pınarbaşı. Hızanoğlu Camii ile Çakeri Camii arasındaki pınarın ve buradaki mahallenin adı.

Pul: Düğme

Rızık: Rızık

Sabii: Gök cisimlerini Allah ile insanlar arasında aracı tanrı sayan din ve buna inanan kimse.

Sacabasma: Yuvarlak kesilmiş patlıcanların yağlanarak iki yüzünün kızgın sacda pişirilmesi ile yapılan yemek. Genellikle maydanozla birlikte dürüm yapılarak yenir.

Sac Ekmegi: Sacda pişirilmiş yufka ekmeği.

Sahtışor: Koruk suyuna salatalık doğranması ve kuru nane serpilmesiyle yapılan salata.

Sade Yağ: Urfa’ya has hayvansal katı yağ. Arap Yağı ya da Urfa Yağı da denir.

Sapan Harbi: Karşılıklı iki grubun birbirine sapan taşı fırlatarak oynadığı oyun. Son derece tehlikeli olan bu oyunda ciddi yaralanmalar olurdu.

Sap Yastık: Oda duvarlarını çevreleyen, içerisi buğday sapı doldurulmuş, dış yüzeyi halı dokuma yastık. Duvar yastığı.

Sakkın: Eşek hamallarının insanlara çarpmaması için “kendini sakın” anlamında söylediği söz.

Satiyam: Satıyorum.

Selâ: Hz.Peygamber’e selat ve selâm getirilerek ölen kişi için minarede okunan dua.

Sep: Cumartesi

Sıfra-Sırfa: Sofra

Sıra Gecesi: Urfa’da arkadaş gruplarının sıra ile her hafta birinin evinde toplanma geleneği. Bu toplantılarda, müzik icra edilir, sohbet yapılır, oyunlar oynanır ve eğlenilir.

Sırga: At ve eşeklerin üzerine atılan, sağda ve solda geniş cepleri bulunan, kıldan dokunmuş büyük heybe.

Sıtıl: Kova.

Su Degirmeni: Karakoyun Deresi ve Balıklıgöl suyu güzergahında yer alan ve bu sularla çalışan değirmen.

Sucuk Batırmak: İplere iğne ile dizilmiş cevizlerin birkaç kez üzüm bulamacına daldırılması.

Su Habbelemek: El ile su tanelemek.

Su Kabağı: Asma kabağı

Su Yarpızı: Nane’ye benzeyen, su kenarlarında yetişen ve çiğ yenen bir çeşit ot. Bu otun kayalıklarda yetişenine de “Kayarpuzu (kaya yarpuzu) denir.

Süpha: Düğün yemeği.

Şakşako: Gelincik çiçeği.

Şam Eşeği: Beyaz renkte, büyük bir eşek cinsi.

Şe’re: Şehriye

Şehitlik: Urfa’da bir mesire yeri.

Şenik (Şenigi): Halk (Halkı).

Şekerli Kâhke: Şekerli simit.

Şorba: Çorba.

Şorbayı Asardı: Çorbayı pişmek üzere ocağa koyardı.

Şirrik: Aydınlatmaya yarayan yağlı kandil.

Şire: Üzüm suyundan yapılan pestil, çekçek, sucuk gibi tatlı çeşitlerinin genel adı.

Şire Kazanı: Şire yapılacak üzüm suyunun kaynatıldığı büyük bakır kazan.

Şubat Karısı: Çocukları korkutmak amacıyla uydurulmuş fantastik bir yaratık, cadı.

Şububup: Şurup sözcüğünden üremiş “tatlı seven” anlamında.

Şububup Abe: Tatlı seven Abdurrahman.

Unnukçu: Buğdayı un yapılmak üzere değirmene götüren at ya da eşek hamalı.

Tabık: Sokakların ortasında, zeminden 5 cm. kadar aşağıda, sokağın genişliğine göre 50-60 cm. genişliğinde, yağmur sularının ya da evlerinin avlularının yıkanması ile sokak kapısından dışarı tahliye edilen suların aktığı suyolu.

Tirit: Et suyu içerisine ekmek doğranarak yenilen yemek.

Taht: Yaz aylarında damlarda üzerinde yatılan, dört ayaklı yüksek sedir.

Taka: Pencere.

Tandır: Hafif ateşli mangalın üzerindeki sehpaya yayılan yorgan ve bu yorganı dizlere çekerek ısınmaya yarayan düzenek.

Tandırlık: Mutfak.

Tandır Kürsüsü: Tandır mangalının üzerindeki sehpa.

Tandır Yorganı: Tandır sehpasının üzerine

Tarıf: Isınmak amacı ile pişmiş topraktan yapılmış bir çeşit mangal. İçersinde kömür ateşi yakılırmış.

Taylık: Üzüm selesi.

Telata: Salı

Teldolap:Yiyeceklerin bozulmaması için kapakları telli ahşap dolap. Avluda muhafaza edilirdi.

Temir (Temur): Demir

Tepirci: Bulgur eleyen.

Tenkeci: Tenekeci.

Tetirbe: Çıkmaz sokak.

Teze Frenk: Taze domates.

Teze Arış Yaprağı: Taze asma yaprağı.

Tezek: Hayvan dışkısının güneşte kurutulmasıyla yapılmış yakacak.

Tezek Ataşı: Tezek ateşi.

Tırtır: Yerinde duramayan, oradan buraya hareket eden.

Tırtır Deleme: Yerinde durmayan, oradan buraya hareket eden topaç.

Tiritli Küfte: Yağsız et ile yoğrulmuş bulgurun avuç içerisinde küçücük yuvalanarak haşlanması ve bunun haşlanmış nohut ve et suyu ile karıştırılması ile yapılan yemek.

Tohanmadıkça Zerarı Olmaz: Dokunmadıkça zararı olmaz.

Torpah Hayat: Zemini toprak avlu.

Tuman: Kuşların ayak bileklerindeki uzun tüyler.

Tuzikbendik: Çiğköfte ile çiğ yenilebilen bir çeşit ot.

Unnuk Çuvalı: Buğdayın un yapılmak üzere değirmene götürüldüğü çuval.

Üfürdükçe: Üfledikçe.

Üllük: Toprak yüzeyine açılmış yumruk büyüklüğündeki çukur ve misketlerin bu çukura nişan alınması ile oynanan oyun.

Üsküre: Bakırdan yapılmış tas.

Utmak: Oyunda kazanmak, yutmak.

Üzlemeli Pilav: Yarılmış nohut ve kuru üzümün pekmezle pişirilerek beyaz pilav üzerine serilmesi ile yapılan pilav türü.

Yahudı Küftesi: Çiriş (bulgur gibi çekilmiş buğday) ile yoğrularak, içli köfte gibi içine et doldurulan, haşlanarak salçalı su ile karıştırıldıktan sonra yenen bir yemek. Bu yemeğe “masluka” da denir.

Yazıcı: Misket oyununda oyuna ikinci olarak başlayan kişi.

Yediveren: Bir Mevsimde birkaç kez koruk veren Asma cinsine verilen ad.

Yerik Yerimek: Aşermek.

Yerik Yeriyen: Aşeren.

Yoğurt Çiçeği: Papatya.

Yoğurt Ölbesi: Yoğurt konmaya yarayan ahşap kap.

Yemek Bişirme: Yemek pişirme.

Yımırta: Yumurta

Yımırtalı Küfte: Et yerine yağda pişirilmiş yumurtanın (kaygana) karıştırıldığı çiğköfte çeşidi.

Yuvalak Küfte: Salçasız çiğköftenin avuç içerisinde yuvarlanarak suda haşlanmasından oluşan yiyecek.

Yüz Ağartmak: Misafire kusursuz ikramda bulunarak mutluluk duymak.

Yusuptutan: Kumru.

Zerarı Olmaz: Zararı olmaz.

Zıkkı: Dut ağacından yapılmış bir çeşit çocuk oyuncağı.

Zibil: Hayvan gübresi.

Zuvah: Sokak.

Zuvah Kapısı: Sokak Kapısı

Zencir: Zincir

Zerzembe: Kiler. Urfa’da, yer altında, yarım bodrum şeklinde olan kilerlere “zir-i zemin” sözcüğünden türeyen Zerzembe denilmektedir.

Zımzırıh: Yumruk

Zerde: Pirincin şekerli suda pişirilmesi ile yapılmış, çorba kıvamında bir tatlı. Bu tatlıya yeşil bir renk vermesi için “haspir” çiçeği katılır.

Zevzir: Sığırcık

KAYNAKÇA:

Akalın, M. (1985). Eski Günlerden Kalan Şiirler, Özel Yayın.

Akbıyık, A. ve Kürkçüoğlu S. S. (1991). Şanlıurfa Hoyrat ve Manileri, Şanlıurfa Halk Oyunları Derneği (ŞURHOY) Yayını.

Akkoyunlu, Z. (1989). Geleneksel Urfa Evlerinin Mimari Özellikleri, Kültür Bakanlığı Yayınları.

Algın, Ş. (1996). Bir Damla Söz-Şiirler, ŞURKAV Yayınları.

Çelik, B. (2008). Arkeolojide Urfa, Şanlıurfa Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Yayını.

Doğan, Ş. (2015). Ruhumun Masalı Şehr-i Urfa, Gelenek yayıncılık.

Ergin, M. E. (2010). “Kemancı Mame”, Şanlıurfa Kültür Sanat Tarih ve Turizm Dergisi, Sayı: 7, s. 19-20.

Ernst, D. ve Aslanapa, O. (1955). Türk Sanatı.

Kurtoğlu, M. (2000). Hafızasını Kaybeden Şehir, Türkiye Yazarlar Birliği, Şanlıurfa Şubesi yayını.

Közcü, H. (2016). Urfa Mimarisinde Kabaltılar, Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi Yayını.

Kürkçüoğlu, A. C. (1973). Urfa Cami Müze ve Evlerinde Ağaç İşleri, Yayımlanmamış Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi.

Kürkçüoğlu, A. C. (1998). Şanlıurfa İslam Mimarisinde Taş Süsleme, Yayımlanmamış Doktora Tezi, Selçuk Üniversitesi.

Kürkçüoğlu, M. F. (2018). Çapıt Top 1950’li Yıllarda Urfa’da Hayat, Haliliye Belediyesi Yayını.

Kürkçüoğlu, M. F. (2019). Urfa Uray Oteli, Elif Matbaası.

Oymak, M. (Tarihsiz), Şanlıurfa’dan Derlenen Atasözleri ve Deyimler, Şanlıurfa Belediyesi Kültür ve Eğitim Müdürlüğü Yayını.

Saraç, M. A. (2018). Tanıklarıyla Urfaca Urfalıca, Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi Yayını.

Taşkıran, H. (2021). Şanlıurfa’da Paleolitik Çağ, Şanlıurfa Müzesi Arkeolojik Eser Kataloğu, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü Yayın

URL1: Akalın, M., https://www.gapgundemi.com/urfanin-en-eski-ailesi

Sitede Ara